• Anasayfa  • Künye  • Kurumsal  • Reklam  • Üyelik  • Arşiv  • Site Haritası  RSS 
YAZARLAR  |  GÜNCEL  |  GÖRÜNTÜLÜ  |  ÖZEL  |  TİCARET SOHBETLERİ  |  FİNANS  |  İHALELER  |  TİCARET BORSALARI  |  RESMİ GAZETE

“Arıcılıkta zenginlik içerisinde fakirlik yaşıyoruz”

05 Kasım 2018 Pazartesi 07:00
12
14
16
18

   ► Hacettepe Üniversitesi Arı ve Arı Ürünleri Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Özkırım: Baldan öteye geçemediği için verimimiz düşük. Bizde arıcılık yüz yıllardır var ama baldan öteye geçememiş.

     Arı bakıcısı mı olacağız, arıcı mı? Hacettepe Üniversitesi Arı ve Arı Ürünleri Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Aslı Özkırım, Türkiye’nin bu soruyu kendisine sorması, politikalarını ona göre benimsemesi ve uygulaması gerektiğine dikkat çekiyor. Türkiye’deki arıcılığın baldan öteye geçemediğine vurgu yapan Özkırım, “Arı ürünlerine bir standart getirilmeli. Yalnızca balın bir kodeksi var fakat bir propolis veya arı sütü kodeksi yok. Baldan öteye geçemediği için verimimiz düşük. Bizde arıcılık yüz yıllardır var ama baldan öteye geçememiş” diyor. Türkiye’nin bütün alt yapısıyla arıcılıkta bir üs olabileceğini de belirten Özkırım, “Arıcılıkta zenginlik içerisinde fakirlik yaşıyoruz” diyor. Özkırım ile arıcılığın bütün yönlerini birlikte değerlendirdik.

Türk arıcılık sektörünü rakamlarla değerlendirir misiniz?
     Öncelikle sektörümüzle ilgili rakamsal bilgileri vereyim; Türkiye’de toplamda 7 milyon kovan var. 7 milyon kovanın yaklaşık olarak 4,5-5 milyonu aktif.
     1-1,5 buçuk milyonu ise pasif kovan. Pasif kovandan kast ettiğimiz; o yılın üretimine katkıda bulunmayan ancak arı varlığı açısından da yaşamını sürdürüp üretim potansiyeli olan kovanlardır.
     Genelde basına yansıyan hep şudur; 7 milyon kolonimiz ve 60 bin tane de arıcımız var. Bu da Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve AKS dediğimiz Arıcı Kayıt Sistemi’ne kayıtlı olan sayılardır. AKS’ye 50 kovan ve üzeri arıya sahip olan arıcılar kayıt olabiliyorlar. Bu 7 milyon kovan ve 60 bin arıcıdan bahsederken, en az 50 kovan arısı olan arıcıları kast ediyor.

7 milyon kovan rakamı 2017 sonu itibari ile mi?
     Evet. Bu kovan varlığı ile Çin’den sonra dünyada ikinci sıradayız. Çünkü Çin zaten nüfus olarak fazla olduğu için arıcı sayısı da fazla olduğu için, koloni sayısı da fazla oluyor. 2006 öncesinde biz üçüncü sıradaydık. Bizim önümüzde ABD vardı. 2006 yılında ABD’deki kovanların, kolonilerin yüzde 60’ı çöktü. O yüzden ABD daha alt sıralara düştü. Dünyanın baz aldığı arının varlığından ziyade o canlının ürettiği ve o ürettiğinin ekonomiye yansıması. Bunu göz önüne aldığımız zaman, kovan başına 15 ile 17 kilogram(kg) ortalama bal üreten bir ülkeyiz. Olması gereken ise 30 kg. Bu üretim miktarına ulaştığımız zaman biz anlamlı bir katma değerden bahsedebiliriz.
     Arı bakıcısı olmak ile arıcı olmak arasındaki fark var. Arı bakıcısı, arıya yem verir, arıları besler, bir sonraki seneye çıkarır, ama istediği gibi bal alamaz. Hâlbuki arıcı; arı ile oynar, arıyı yoğurur, güdüler ve maksimum verimlilikte bal almak için her türlü teknik uygulamayı da kullanır.
     Arı bakıcısı olmakla arıcı olmak arasındaki farkı Türkiye’nin ortaya koyması gerekiyor diyorsunuz.
     Bunun nedeni şu; biz geleneksel arıcılıktan geliyoruz. Bizim arıcılık kültürümüzde var.

     Anadolu’da arıcılık çok eski dönemlerden bu yana var. Şimdi Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne giderseniz, üzerinde arı resimleri basılı olan sikkeler var. O dönemlerden bu yana gelen bir kültür. Dolayısı ile bizde geleneksel arıcılığın olması, doğanın verdiği ile yetinme, bilimsel gelişmeleri özümseyecek yaş ortalamasının olmaması, arıcılık sektörünün yaş ortalamasının yüksek olması; 55-70 yaş arası arıcılık yapanlar. Bu sebeplerden dolayı verimimizde biraz düşüklük oluyor. Biz tüm Avrupa’daki bitki çeşitliliğinden çok fazla bitki çeşitliliğine sahip olan bir ülkeyiz.
     Örneğin; arıların yumurtlamasını sarımsak tozu artırıyormuş. Bu yeniliklere açık olmak değil, bir nevi köylü uyanıklığı. Bilimsel yeniliklere açık olmak değil bu. Mesela deniz yosunu ile arıyı beslemek gibi. Deniz yosunu arının evriminde yok. Arının bünyesinin kaldıracağı şey polendir. Farklı şeyleri denemek de arıyı yıpratıyor. Bizim sektörümüzün çiftçisi, diğer sektörlerden çok farklı, mesela bir büyükbaşçı bir ineği üzerinde deneme yaparak o riski göze alamaz. Ama bir kovanda 40 bin tane arı var. Dolayısı ile yarısı ölmeye doğru meyil gösterse o kovanı kurtarabilir.
     Bu donelerle verim düşük olduğu zaman, ya da elde ettiğimiz bal miktarı az olduğunda bal dışındaki üretimimiz, diğer dünya ülkeleriyle kıyasladığımızda, ürün çeşitliliğimiz, polen, arı sütü, arı zehri, erkek arı larvası gibi arı ürünleri çeşitliliğimiz de az olduğu zaman bunun üretimini yapmadığımız zaman ülke ekonomisine sektör olarak sağladığımız girdi, çok az oluyor. İsterseniz dünya birincisi olun, bunu katma değere dönüştürmediğimiz zaman, o zaman önemsenmiyorsunuz ve o ülkede size sağlanacak proje ya da destekler bile o ülkeye katma değer ile değerlendiriliyor.

Sektörün büyüklüğü 500 milyon TL mi?
     Potansiyel büyüklüğü demek daha doğru. Sektör gerçekten tam anlamı ile verimli olarak kullanılsa. Şöyle bir anekdot anlatayım; Dünya Arıcılık Kongresi Güney Kore’de yapılmıştı. Orda Çin, gelip Türk standından ‘Bu yıl bize bir ton propolis üretir misiniz? Biz hemen satın alacağız’ dediler. Ama yoktu, ‘Üretemeyiz’  dedik. Talep var ama zamanla yerleşmesi gerekiyor. Talep var cevap verecek alt yapımız yok.
     Bir takım kuruluşlar bu duruma uyanmaya başladı. Mesela TKDK, Ipard çerçevesinde, genç çiftçi projeleri geliştirildi. Genç kan katabilmek için ve arıcılığı daha bilimsel boyutlarda yaptırabilmek için. Türkiye Arı Yetiştiricileri Birliği(TAB) çok fazla proje üretiyor. Mesela Arı Sütü Üretim Çalıştayı düzenledi. Ana Arı Yetiştiriciliği Çalıştayı düzenledi. Arı ürünlerinde bir standart getirilmeli. Bir propolis veya arı sütü kodeksi yok.  Baldan öteye geçemediği için verimimiz düşük. Bizde arıcılık yüz yıllardır var ama baldan öteye geçememiş.
     Şu anda TAB’ın ürettiği projeler ile ürünleri çeşitlendirmeye çalışıyoruz, üretimi artırarak hem miktarını artırıyoruz. Katma değerimiz yüksek olunca biz hem dünyanın ama dünyadan önce kendi ülkemizin de dikkatini çekeceğiz. O zaman arılar öldüğü zaman başta devlet olmak üzere herkes feryat figan edecek, çünkü maddi kaybımız da olacak. Şimdi geçtiğimiz yıl bazı bölgelerdeki kolonilerin yüzde 50’sini kaybettik.
     7 milyon koloninin 3,5 milyon tanesi ölse düşünün. 7 milyon büyükbaşın 3,5 milyonunun öldüğünü düşünün Türkiye karışırdı. Arı kolonilerinin yüzde 50’sini kaybediyoruz, sesimizi duyuramıyoruz diye arıcılarımız şikayet ediyor. Ben de diyorum ki eğer bu ailenin bütçesine arı kolonileri pastanın büyük kısmını aktarmış olsa o zaman o anne baba bunu dikkate alır.  Şu anda dikkate almamasını sebebi işte bu katma değerin azlığından dolayıdır.

Anlattıklarınızdan yola çıktığımda, Türkiye’nin arıcılıkta liderlik gibi bir hedefi olamaz. Hem üretim miktarı itibari ile hem de kovan varlığı itibari ile. Kendisine nasıl bir yer belirlemeli, nasıl bir yol haritası çizmeli?
     Hayır, liderlik gibi bir iddiamız var. Kovan sayısı bakımından dünyada ikinciyiz. Çin’deki kalitesizlik nedeniyle de aslında gözdeyiz. Ben bunu büyük bir hayranlıkla karşılıyorum, çünkü üretim çeşitliliği ve verimi düşük olmasına rağmen biz şu anda böyleyiz.
     Bir de Çam Balı dediğimiz bir çeşidimiz var ki yüzde 92’sini biz üretiyoruz, sadece yüzde 7,5-8’ini Yunanistan üretiyor. Bu iki ülkeden bu üretim çıkıyor, çünkü onu üretmemiz için gerekli olan canlı sadece bizim ülkemizde yaşıyor.

Arıcının bu tarz butik ürünlere mi ağırlık vermesi gerekiyor? Örneğin çam balı…
     Çam balını çok öne çıkartmamız gerekiyor. Karışık çiçek ballarımızı, bizde bitki çeşitliliği çok fazla olduğundan öne çıkarmamız gerekiyor. Mono floral dediğimiz tek bitki ile kekik balı, lavanta balı gibi özelleştirilmiş bal üretimine önem vermemiz gerekiyor. Bizde bal teneke ile satılır. Halbuki gramajı düşük, fiyatı yüksek bal satmamız gerekiyor, çünkü aileler artık çekirdek aile bir teneke bal almıyor. Hem fiyatı pahalı geliyor tenekenin hem de çok fazlaya geliyor. Hâlbuki o balı 200 gramlık kavanozlara koyduğunuzda tenekenin içindeki 200 gramdan çok daha pahalıya satabilirsiniz ama ne olur, kişiye göre ucuz ve yeterli miktarda gelebilir, daha fazla kişiye ulaşılabilir. Dolayısıyla bizim markalı perakende ve kayıtlı, tescilli bala yönelmemiz gerekiyor. Bu aynı sokak sütü ile paketli süt gibi, bu balın denetimini de artıracağı için böylelikle tağşişli balın da önünü kesmiş olacak.

Kayıtsız satışın toplamdan aldığı pay ne kadar?
     Devlet; adresi ve kaydı olan yerlere gidip denetim yapabilir. Dolayısı ile bütün istatistik veriler kayıtlıların üzerinden gelir, hepsi kayıtlılar üzerinden yapılıyor. Kayıt dışı hiç bir şeye giremiyor. Biz şunu biliyoruz. Tüketilen bal miktarı üretilenden fazla olunca diyoruz ki buradaki açık nereden karşılanıyor. İşte oradan kayıt dışı miktarını biraz ortaya çıkarabiliyoruz ama yüzdesini vermek mümkün değil.

Kişi başı tüketimimiz şu an ne kadar?
     Bölgesel olarak değişiyor. Türkiye ortalaması 800 gram.1 kilo bile değil.

Bölgesel olarak baktığımızda bunun lideri şu anda Ordu. Ama Türkiye’nin özellikle hangi şehirleri ve noktaları, arıcılık konusunda bir üs olarak kabul edilmeli, bunun gibi arıcılığa yönelik ihtisaslaşmış bölgelerimiz nereler olabilir?  Bu konuda Bakanlığın ya da üniversitelerin her hangi bir çalışması var mı?
     İhtisaslaşmış ve önde giden yerler var. Ordu’ya Muğla’yı da ekleyebilirim, çünkü Muğla Çam Balı üretim alanı, Ordu da arıcı sayısı bakımından gerçekten çok büyük bir gerçeklik. Orada Arıcılık Araştırma Enstitüsü var. “Arım balım peteğim” başlığında çok büyük bir projeyi yürütüyor. Bu proje, arıcılığı geliştirmek, teknik açıları geliştirmek ve buna bağlı verimi artırmak. Bal analiz laboratuvarları kurmak, kalıntısız, tağşişsiz bal üretimine yönelik arıcılığı geliştirmek adına bir proje.
Her bölgenin balı, her bölgedeki üretilen bal kendine münhasır çok özel. Yani bir bölgenin diğerinden üstün özellikleri mutlaka oluyor. Hepsinin artıları var. Sanayi gibi üretim yapamıyoruz. Sanayide üretim parça parçadır. Doğa işin içine girdiği zaman oranın doğası işin içine girdiği zaman her birinde çok farklı özellikler oluyor.

Ordu ve Muğla gibi bana başka isimler verebilir misiniz?
     Tabi. Mesela Kırklareli meşe balı açısından bir üs olabilir, çünkü meşe balı dünyada şu anda yok ve meşenin sağlıklısını bizim arımız o bölgedeki meşe ormanlarında değerlendiriyor. Çam balı gibi meşe balı bu konuda çok iyi. Düzce, Artvin, Zonguldak, Bursa; kestane balı bakımından çok zengindir. Kestane balı bizim için çok önemli, çünkü antimikrobiyal özelliği çok yüksek, bu yüzden çok önemli. Onun dışında orman gülü balımız var Karadeniz Bölgesi’nde; Ordu, Giresun ve Rize’de medikal bir bal. Orman gülü balının diğer ismi deli bal. Deli bal, içerisinde gryanatoksin dediğimiz bir toksin geliyor nektarla birlikte. Bu gryanatoksin kan basıncını düşüren bir toksin. Yüksek tansiyon hastalarında biz artık destekleyici tıpta kullanılmasını önerdiğimiz medikal bir bal. Yani herkesin alıp yememesi için. Deli bal ismi de şuradan geliyor, tansiyonunuz düşünce halisülasyon görmeye başlıyorsunuz ve o kişinin davranışları değiştiği için eskiler buna deli bal demişler. Onun dışında çiçek balı olarak çok ünlü bölgeye has ballarımız var. Bunun dışında mono floral son zamanlarda üretilen lavanta balı. Lavanta ekim alanları oluşturuldu. Antalya’da sedir balı. Yurt dışında bu ağaç salgılarından gelen ballar “Forest honey” diye geçer. Orman balıdır. Bizdeki ormanlardaki kümeleşme bile o kadar saf ve doğal ki o karışık orman balı değil. Biz meşe balı veya sedir balı diye bunu ayırabiliyoruz. Yani üs kurulabilecek çok farklı, az önce dediğim gibi her bölgenin kendine has balı var. Arıcılıkta zenginlik içerisinde fakirlik yaşıyoruz.

Markalı ürünler dediniz. Şu anda pazarda kaç tane markalı ürün var ve toplam pazardan aldığı pay nedir? Markalı ürün konusunda Türk toplumu neden direnç gösteriyor?
     Aslında gıda sektöründe bir güvensizlik var. Markalı ürünlerin içine mutlaka katkı koyduğu, bu sütte de yoğurtta da var. Gıdanın genelinde bir şey paketlendiğinde mutlaka içerisinde kalitenin düşeceğine yönelik bir algı oluşmuş durumda. Bal zaten tağşişe açık bir ürün olduğu için, sanki paketlendiğinde bu paketleyicilerin balı birçok arıcıdan toplayıp, karışım halinde yaptıklarından dolayı iyisi de kötüsü de aynı kavanoza giriyor gibi bir ön yargı ve endişe var. Hâlbuki bir şey paketlendiğinde veya markalandığında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yönetmelikleri gereğince bal kodeksine uygunluğunun tescillenmesi gerekiyor. İçeriği asıl onaylanmış olan bu paketlenmiş olan ürünlerdir. Buna karşı direnç değil, yetersizlik vardı. O yüzden sadece ticari firmalar paketleyip marketlerde bunu satabiliyorlardı. Arıcımızın kişisel olarak bir tesis kurması mümkün değil ama 80 ilde birliklerimiz var ve onlar şimdi kendi bal dolum tesislerini kuruyorlar ve kendi illerinin, kendi birliklerinin markasını alıp artık kendileri etiketleme yapıyorlar ve barkod sistemine geçiyorlar. Hatta daha ileri gitti ve Migros ile bir anlaşma yaptılar. TAB’ın kendi markası var.

En iyi bal hangisi?
     En iyi bal hangisi diye sorduklarında diyorum ki nerelisiniz? Çünkü herkes damağında çocukluğunun balını arıyor. İnsanların ilgilendiği şey balın rengi, donup donmaması değil. Onu tattığında çocukluğundaki o tadın aynısını arıyor. Eğer Batman’lıyım diyorsa mutlaka Batman ve o bölgenin balının en iyi olabileceğini söylüyorum, çünkü onun dışındaki şeyler o kişiyi tatmin etmiyor. Benim açımdan kestane balı veya meşe balı en iyi bal, çünkü tıbbi açıdan sağlığı destekleyici yanı çok fazla ama tadı acı. Rengi siyah. Balın tadının güzellik kavramı, o kişinin geçmişindeki bal ile ilişkilidir. Günümüzde de her şeyin bozulduğu yönünde bir algı var. TAB’ın bu projesinin, TAB markası altında, barkodlu olmasının bizi bal konusunda çok ileriye götüreceğine inanıyorum.

Bu etiketleme sistemine geçiş doğru bir uygulamaydı diyebilir miyiz?
     Kesinlikle doğru bir uygulama. Kişiler de artık etiketlemeye alıştıkça, etiketli ürünlerin çeşitliliğine alıştıkça. Arıcıların kendi imzasını gördükçe sokak aralarında satılan bala tamah etmeyecek. Kayıt dışı ürünler pazar bulamayacak. Pazar bulamadıkça biz işte bu glikoz şurubundan içerisine bal aroması katılmış ürünleri ortadan kaldırabileceğiz.

Her geçen gün ağaç varlığımız, doğal varlığımızda ciddi bir azalma var. Bu azalmanın arıcılığa yansıması ve bu konudaki tespitleriniz nelerdir?
     Biz röportaja ürünün katma değeri üzerinden başladık. Çünkü devletin ilgisini başka türlü çekemiyoruz. Mutlaka ekonomik bir şey olacak ki ilgi çekilebilsin. Hâlbuki polinasyon dediğimiz, tozlaşma dediğimiz bir şeyin mimarı arılar ve aslında böceklerin tamamı tozlaşmada çok önemli, çünkü bitkiler ya rüzgârla ya da böceklerle tozlaşırlar. Rüzgârla tozlaşma bu işin yüzde 30’u iken, böceklerle tozlaşma yüzde 70’idir. Kayıtlı olan tek böcek türü bal arılarıdır, çünkü onlar kovanın içine girdikleri ve üretime yönelik kullanıldıkları için kayıtlılar. Hâlbuki doğadaki diğer böcekleri kayıt altına almıyorsunuz ya da doğadaki tozlaşmadaki rollerini hesaplayamıyorsunuz. Albert Einstein’in sözü çok ön plana çıktı; “Arılar dünyadan yok olursa, insanın dört yıl ömrü kalmış demektir.” Tozlaşmada arıların etkisi bir kilo kirazın 750 gramı arıların yaptığı tozlaşma sayesinde oluşuyor. Yüzde 75 ürünün oluşmasını bal arıları sağlıyor. Bal arılarının azalması ağaçların ve üretimin azalmasına sebep oluyor.

     Kısır döngünün içerisindeyiz, biz çevrenin içerisindeki bu yeşilliğin ve bitkisel üretimin azaldığına şahit oluyoruz ama bunun en önemli sebebinin bal arıları olduğunu göz ardı ediyoruz, çünkü biz bal arılarını bal ile özdeşleştirmişiz. En büyük hata, bal arılarını bal ile özdeşleştirmektir. O kadar farklı görevleri var ki. O yüzden biz ekonomiden ziyade doğa çevre ve üretim kısmı ile ilgileniyoruz. Bir akademisyen ekonomiden ziyade bunlarla ilgilenmeli. Polinasyon olmazsa insanlık gerçekten büyük bir kıtlığa doğru gidecek. Biz, çok yakın bir zamana kadar tarım ülkesiyken, şu anda bir çok ürünü dışarıdan ithal eder duruma geldik. Şu anda ithal edilmeyen nadide ürünlerden biridir bal. Biz bir gün balı da dışarıdan alacak duruma geldiğimizde bu Türkiye’deki arı varlığının bitmiş olduğunun, tarımın bitmiş olduğunun göstergesi olacak. Arılar ve Ayılar doğadaki iklim değişimlerinin çevresel kirleticilerin belirleyici organizmalarıdır. Onların doğasında bir değişiklik oluyorsa bu gidişatın kötü olduğu anlamına gelir. Biz arılarımızla bunu yaşıyoruz.  Tarım sektöründe e bu tarım ilaçları yüzünden arıların ölümü ile karşı karşıyayız. Tarım sektöründe de karşılıklı bir iletişimsizlik sıkıntımız var. Her seferinde, ben tarım kanalında program yapıyorum ve şu anda bir elma üreticisi de bizi izliyordur belki, lütfen geceleri ilaçlama yapın, kendi ayağımıza sıkmayalım, çünkü biz birbirimizi de öldürmüş oluyoruz. Arılar, hiç bir şey üretmeseler dahi, ülke ekonomisine balı koyarak bir etkimiz olmasa dahi bu ülke bir elma, bir kiraz, bir domates üretiyorsa arıların bunda KDV gibi payı vardır. Yüzde 18 değil yüzde 75’tir. Arıların katma değerini sadece bal ile ölçememeliyiz, buna dikkat çekmeye çalışıyoruz.

Son olarak bu sektörde özel sektör, kamu, akademik üçlü tam entegre çalışıyor mu?
     Son 5 yıldır bunun çok güzel örneklerini görüyoruz. Özellikle Dünya Arıcılık Kongresi’nin Türkiye’de olması, Dünya Arıcılar Birliği’ne üye olduktan 9 yıl sonra 2009’da üye olduktan sonra 9 yıl içerisinde kongreyi ülkemize getirdik. O kadar hızlı bir şekilde dikkat çektik. Geçtiğimiz Eylül ayında İstanbul’da Dünya Arıcılık Kongresi’ni yaptık. Bu da o kadar iş birliklerimiz ve bilincimiz o kadar arttı ki şu anda Türkiye’de arıcılar bal örneklerini üniversitelere veriyor. Arıcılarımız arılıklarını üniversitelerin bilimsel araştırmalarına açıyorlar. Arılarını kaybetme pahasına bunu yapıyorlar, sonuç elde etmek istiyorlar.
     Genç arıcılar arttı, özelikle yerel yönetimler arıcılara büyük destek vermeye başladı. Arıcılığın gelişimi iki yönlü ilerliyor, birincisi yeni arıcılar oluşturmak, genç arıcılar. Diğeri; var olan profesyonel arıcılarımızın imkânlarını ve ürün çeşitliliğini artırmak. Katma değerini artırmak yönünde. Biz ikisinden de vazgeçmiyoruz.
Yeni arıcılar olmadığı sürece bunun sürekliliği olmayacağı için iki yönlü projeler.

DÜNYA ARICILIĞA TÜRKİYE’DEN YÖN VERDİK
Geçtiğimiz Eylül ayında Türkiye olarak Dünya arıcılarına ev sahipliği yaptık. Kongreden çıkan ana mesajlar neydi? Ön plana çıkan başlıklar nelerdi?
Global sorunlar var. Aslında bizden çok farklı değil. Arı ölümlerinin önüne geçmek birinci amaç. Arı varlığını her ne sebeple olursa olsun korumak. İkincisi, apitoks dediğimiz büyük bir proje var. Tarım ilaçlarının arılar üzerindeki etkisini engellemek. Üçüncüsü;  ürün çeşitliliğini artırmak ve artık ürün miktarından çok kalitesine önem vermek. Dördüncüsü arıların arı hastalıklarına ilaçla tedavi yerine, arının sağlığını korumak hastalanmasını engellemek. İnsan sağlığındaki koruyucu hekimlik gibi düşünebilirsiniz. Onun dışında tağşişli ürünlere karşı savaş açmak. Pazarlama tekniklerini geliştirmek. Bunlar global sorunlardı ve bunlar üzerinde çok fazla duruldu.
Türkiye ile ilgili olarak, “Kıtalar konuşuyor” diye bir panel yaptık. Türkiye’nin gözde olduğu konular bitki çeşitliliğidir. Bir canlının genetik çeşitliliği ne kadar çoksa hayatta kalma şansı o kadar fazladır. Adapte olma şansı da o kadar fazladır.
Arılar için Avrupa’da 3 tür arı varken, bizde beş tür arı var ve bu arıların da farklı ırkları var. Bu çeşitlilik arı ölümlerimizi azaltıyor ve arıların daha dirençli ayakta kalmasını sağlıyor. Tüm dünyanın gözü bizim ırk çeşitliliğimizde, bitki çeşitliliğimizdeydi. Türkiye’nin Asya ve Avrupa arasındaki bu geçit bölgesi olmasını gerektirdi. Network sistemimiz güzel işliyor. İl birliklerimizin her ilde olması insanların çok ilgisini çekiyor.
86 ülkeden 972 üyesi olan bir gruba yönetim kurulu üyesiyim. Biz 6 kişi yönetiyoruz. Orada ortak bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Hollanda, Danimarka gibi küçük bir ülkeden 20 örneği anca toplayabilirlerken, ben 1 ay içerisinde 80 ilden 10 bin 341 örnek toplamışım.
Üniversite, özel sektör, bakanlık, STK’lar, aynı zamanda arıcılığı destekleyen malzemeciler, herkes oradaydı. Bu kongrede biz tam anlamı ile birlikte çalışmayı öğrendik. Kongrenin ardından bir çok firma ihracat oranının yüzde 40-50 arttığı konusunda bize dönüşlerde bulundu. Bu da bizim için çok güzel ticari ilişkiler.
Kongre dünyanın ilk 10 kongresi arasında, çünkü kongreye 13 bin kişi katıldı. Arıcılarımızın özgüveni geldi. Dünyaya bakınca iyi bir durumda olduklarını gördüler.

TÜRK BALI PAHALI AMA İÇERİĞİ ÇOK ZENGİN…
     Dünya pazarına baktığınızda da Türk balı en pahalı ballar arasında, dünya ortalamasında kilogramı 3-5 dolar. Bizde 20 TL’ye kimse bal satmaz. Ortalama bir çiçek balının kilosu 50 TL’dir. Eğer biz bir kestane balından bahsediyorsak 150-200 liradır. Dünya pazarına girdiğimizde bize verilen fiyatlar çok komik geliyor. Dünya piyasasında o fiyata dönüyor ballar.
     Türk balı pahalı ama içeriği çok zengin.  Pahalılığın sebebi de; arıcı 100 kovana bakıyor. 100 kovanlık ilaç uyguluyorlar. Bu ilaçlar sentetik değil, her arıcının yapması gereken. 100 kovanlık besleme yapıyor. Bunlar hep para. 100 kovanlık da emek sarf ediyor. Ama balı 70 kovandan alıyor. 40 kovan tembellik yapıyor. Ama arıcı bunun farkında değil. Eğer arıcım 60 kovana baksa, 60 kovana hem emek verip hem de harcama yapsa o zaman emeğimin karşılığını alamıyorum diye şikayet de etmeyecek. Balını yüksek fiyata satma ihtiyacı da olmayacak.  Üretim yazılmalı, not edilmeli. Kayıt sistemi geliştirilmeli. Arı bakıcılığından arıcılığa yönlendirmeye çalışıyoruz.

Bitti...

 


+ Benzer Haberler
» “Arıcılık Kanunu’nun çıkması gerekiyor”
» Arıcılığın geleceği için 5 maddelik yol haritası
» “Balı kovandan çıktığı anda kayıt altına almalıyız”
» ‘Arım, balım, peteğim…’ ile dünyanın ağzını tatlandırıyoruz


ÇOK OKUNANLAR
bu hafta | bu ay
Foto/Video Galeri
  Ticaret 15.11.2018
  Ticaret 14.11.2018
  Ticaret 13.11.2018
  Ticaret 12.11.2018
  Ticaret 10.11.2018
  Ticaret 09.11.2018
Para Piyasaları
Hava Durumu
Takvim
Üye Giriş
E-Posta :
Şifre :
Beni Hatırla
     
      Üye Olmak İstiyorum
      Şifremi Unuttum
Bu sitenin tüm hakları saklıdır Ticaret Gazetesi    rt.moc.isetezagteracit @ ofni