Cuma, Ocak 23, 2026

Çin’in ekonomisi nereye gidiyor?

1980’lerin başından itibaren Çin’in ekonomisinin dünyada eriştiği nokta hem şaşırtıcı, hem de inanması zor bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu süre zarfında fakir bir ülke konumundan dünyanın ikinci büyük ekonomisi seviyesine ilerleme herhalde takdir edilmesi gereken bir gelişme olarak tarih sayfalarında yerini alacak.

Ancak son zamanlarda Çin hükümetinin normal bilgi akışı dışında ekonomide bazı sorunların olduğu gündeme getirilmekte. Instagram’da takip ettiğim “@captainsofindustryy” tarafından yapılmış bir değerlendirmeyi bu nedenle siz okurlarımızla paylaşmak istiyorum. Sosyal medyanın dezenformasyon konusunda ne kadar kontrolsüz olduğunu düşünürsek, bu değerlendirmeyi de okurken temkinli olmakta fayda var. Ama hepimizin bildiği bir deyim vardır: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”. Bu nedenle bazı görüşlerin de içeriği konusunda bilgi sahibi olmak faydalıdır diye düşünerek yorumu aşağıda ekliyorum.

“Son 40 yılda Çin, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde büyüdü. 1980’de dünyanın en yoksul ülkelerinden biriydi; bugün ise ikinci en büyük ekonomi. 800 milyondan fazla insanı yoksulluktan çıkardı. Ancak bugün ekonomisi yavaşlıyor ve borcu artık GSYH’sinin üç katına ulaşmış durumda. Peki Çin ekonomisinde gerçekte neler oluyor:

40 yıl boyunca Çin, tarihte hiçbir ülkenin yapmadığı kadar hızlı büyüdü. Her yıl %10’luk artışı gerçekleştirebildi. Fabrikalardan ailelere kadar ekonominin her parçası bunun üzerine kuruldu. Şimdi ise bu büyüme yavaşlıyor ve tüm sistem bunu hissediyor.

%5 büyüme başka ülkelerde yeterli ve iyi bir performans olarak görünebilir. Ama Çin sonsuza kadar %8–10’a göre plan yapmıştı. Şehirler, yollar, işler, evler—hepsi bu geleceğe göre inşa edildi. Şimdi ise sanki dört şeritlik bir kasabaya ulaşmak için on şeritli bir otoyol planlamış gibi bir durum ortaya çıktı.

Borç devasa boyutlarda. Sadece devletin değil; şehirlerin, şirketlerin ve ailelerin de borcu var. Bu borcun toplamı GSYH’nin %360’ından fazlayani ülkenin bir yılda ürettiğinin üç katı. Buna boş şehirler, yarım kalmış daireler ve işe yaramaz altyapılar da dâhil.

Bu gelişme esnasında gayrimenkul Çin’in borsası hâline geldi. Herkes birikimini buraya koydu—evet binalar kötü yapılmış olsa bile yatırıma uygun görüldüler. Fiyatların hep yükseleceği varsayıldı. Şimdi ise ne yazık ki fiyatlar çöküyor.

Bazı insanlar hiç yaşayamayacakları evler aldı. Bazıları bitirilmeyen daireler için para ödedi. Başkaları ise sadece şehirde ikamet hakkı elde etmek için konut kredisi çekti. Mesele barınma değil, statü ve hayatta kalmaydı.

Bu neden oldu? Çünkü ev sahibi olmak erişim demekti: okullara, hastanelere ve daha iyi işlere erişim. Evin yoksa ikinci sınıf vatandaştın. Bu yüzden insanlar bir tane alabilmek için her şeyi borçlandı.

Eyalet yönetimleri arazi satarak para kazandı. Müteahhitler inşa etmek için borçlandı. İnsanlar satın almak için borçlandı. Bu döngü bir noktaya kadar işledi—sonra domino taşları gibi çökmeye başladı.

Bankalar bile sıkıntıda. İnsanlar paralarını çekiyor. Konut kredisi boykotları artıyor ve borç o kadar büyük ki artık kimin neye sahip olduğu bile net değil.

Ardından deflasyon geldi. Fiyatlar düşüyor. Kulağa iyi geliyor ama değil. Düşen fiyatlar = düşen ücretler = düşen harcamalar = daha fazla yavaşlama. Kırılması zor bir döngü. Kâğıt üzerinde Çin’in borcu yönetilebilir görünüyor. Ama büyük kısmı gizli. Devlete ait şirketler ve yerel yönetimler bir araya geldiğinde, tırmanması zor bir dağ oluşuyor.

Veriler bile şüpheli. Yetkililer iyi görünmek için rakamları şişiriyor. Her seviye bunları yukarıya aktarıyor. Pekin’e ulaştığında ise kimse neyin gerçek olduğunu bilmiyor.

Bu arada uydu görüntüleri farklı bir tablo gösteriyor—şehir ışıkları büyüme iddialarıyla örtüşmüyor. Bazı ekonomistler gerçek büyümenin açıklananın yarısı kadar olabileceğini söylüyor.

Ve mesele sadece rakamlar değil. Seller, kuraklıklar, gıda sıkıntıları, genç işsizliği—Çin her taraftan sıkışıyor. Ve kolay bir çıkış yolu yok.

Peki çöker mi? Muhtemelen hayır. Çin’in hâlâ araçları var: rezervler, kontrol gücü ve para basabilme yeteneği. Ama mucizevi büyüme yılları büyük ihtimalle sona erdi. Asıl büyük tehlike durgunluk. 1990’ların Japonya’sı gibi—ama daha az servet, daha fazla borç ve daha az özgürlükle. Bu, atlatılması daha zor bir fırtına gibi gözüküyor. “

Bakalım dünyanın bu karışık ortamında gelecek bize neler gösterecek?

Ahmet Sükûti Tükel

Diğer Yazarlar