Çarşamba, Mart 18, 2026

Lânet Olsun!

Oldukça eskiydi üstündekiler. Yakası tarazlanmış, dirsekleri aşınmış, cepleri kullanılmaktan bollaşmış, balık sırtı desenli bir ceket. İçinde daha da aşınmış yakalı beyaz Frenk gömleği, kravatsız. Dizleri çıkmış, arkası parlamış bir pantolon. Şeklini kaybetmiş ayakkabılar içinde siyah çoraplar. Sanki bin yıldır giyilmekte hepsi, hiç değiştirilmeden. Ama dikkatli bakınca fark edilen bir temizlik. Giysiler temiz. Ayakkabılarda boya pek belirgin değilse de fırçalanmış, tozsuz. Uzun boylu bir adam bu. Saçları kırlaşmış, alabros kesim, kısa ve gür. Traşlı yüz esmerleşmiş, kırış kırış. Gözler şahin bakışlıysa da derinliklerinde kötülük hissetmiyorsunuz. Dişleri nasıl bilinmez, çünkü değil gülmek tebessüm bile etmiyor. Yaşını tahmin etmek zor. Sekseni aşmış mıydı bilmiyorum ama dimdik duruyor. Sol eli pantalonunun sol cebinde, sağ eliyle Oltu taşından on yedilik efe tespihini çeviriyor, çıtırdatmadan. Tespihin imamesi uzunca ve ucuna ay-yıldız takılı. Ellerinin geniş, parmaklarının uzun, parmak uçlarının hafif çatlak olduğu dikkatli bir gözden kaçamaz. Sağ işaret parmağı ve yanındaki orta parmak sigaradan sararmış. Gömleğinin göğüs cebinde bir tükenmez kalem, sol yakasında Atatürk rozeti var. 

Bir süre etrafı süzdü. Sonra arkasında duran mısırcıya bir şey sordu. Mısırcı on metre kadar arkasındaki çayhanede oturan birini işaret etti. Adam başını hafifçe kaldırdı, baktı, ölçülü ama sert ve kararlı adımlarla yaklaştı, önünde durdu, birkaç saniye gözlerinin içine baktı ve sordu: “Saruhanlı’nın oğlu sen misin?” Evet, Saruhanlı namıyla bilinen emekli subayın tek oğluydu çayhanedeki en ön masada oturan. Bugün oğlu gelmişti onun yerine. Saruhanlı biraz rahatsız mı imiş ne. Her akşam yorgunluk atmak ve hava almak için aynı yere gelirdi Saruhanlı komutan. Çayhane sahibi o masaya kimseyi oturtmaz, onu beklerdi. Mısırcı onu ismen tanırdı, nerede oturduğunu bilirdi. Zaten bütün esnaf tanırdı. Kore gazisiydi. Kunuri cehenneminde sol kolunu yitirmiş, karşılığında bir altın madalya takılmıştı göğsüne. Evde bir çekmecede duruyormuş, hiç taşımazmış. Tuhaf davranırdı o madalyaya ve savaş anılarına karşı. Bahsetmekten hoşlanmazdı. Bir kez ben çok sıkıştırdım, kısa bir cevapla isteksizliğini belirtti: “Madalya mı? Kim bilir kaç kişiyi vurdum? Kim bilir kaç yavruyu babasız, genç kızı sevgilisiz, kadını kocasız, anayı evlâtsız bıraktım? Kaç arkadaşımı gömdüğümü hatırlamıyorum. Ölürken gözleriyle ne olduğunu soran kaç çocuk gördüm, saymadım söyleyeyim. Orası benim vatanım da değildi oğlum. Kolum gitti, gelmez. Makinalı taradı, kopardı. Üstelik düşmanım haklıydı. Vatanını savunuyordu. Ya ben? Madalyayı kolumun yerine takıp ekmeğimi kazanabilir miyim sence? Bana savaşı anlat diyorsun. Anlatayım: İnsanın insan olmaktan çıktığı kanlı oyun. Kazanan birkaç kişi, kaybeden binlercesi. İşte savaş bu. Haydi var git başımdan şimdi.” 

O Saruhanlı gazinin oğluydu şimdi bankta oturan. Bir şey mühendisiydi ama ne bilmiyorum. İyi para kazanıyordu. Baba evine de bakıyordu üstelik. Yavaşça ayağa kalktı, adamın karşısına dikildi: “Bir şey mi oldu?”. Adam buzdağı mübarek. İç cebinden siyah lâke bir kutu çıkardı, uzattı: “Bunu babana ver oğlum”. Kutunun kapağı işlemeliydi. Rengârenk kuşlar, çiçekler arasında, tam ortada Korece bir yazı vardı. Kutuyu açtı delikanlı. Eski bir tütün kokusunun örttüğü üç adet sigara kağıdı ve tütün kırıntıları ve bir çakmak gördü. Kapağın iç yüzünde sarı yaldızla Korece yazılar vardı. “Nedir bu? Siz kimsiniz? Neden bunu babama verecekmişim?”. Hiç istifini bozmamıştı adam. Dimdik duruyordu karşısında. Tebessümden eser yoktu yüzünde. Şu zarfı da ver oğlum. İçinde her şey yazılı” ve aniden döndü, uzaklaştı. İçi içini yiyordu delikanlının. Dayanamadı zarfı açtı, okudu içinden çıkan sararmış tek çizgili kağıdı: “Komutanım ben Onbaşı Şeref, sizin bölükten. O geceki son saldırıda sizden on metre uzaktaydım, sol tarafınızda, siperde. Vurulduğunuz, kolunuzun koptuğunu ve bir bez bebek gibi yanınıza düştüğünü gördüm. Delirdim komutanım. Yerimden nasıl fırladım bilmiyorum. Sizi vuran makinalıcıya doğru koştum. Hem koştum hem ateş ettim. Beni gören arkadaşlarım da ardımdan süngü elde fırladılar, peşim sıra uçtular sanki. Kimi düştü oracığa kimi yetişiverdi yanıma. Düşman öyle korktu, şaşırdı ki kimi kaçtı kimi bakakaldı ateş bile edemeden. Anında vardık karşı siperlere, hepsini geberttik. Ben ve makinalıcı kaldık karşı karşıya. Ateş edemiyor, bana bakıyordu aptal aptal. Mermim kalmamıştı. Süngüyü çekip aldım belimden, bir savurdum, kellesi düşüverdi önüme. Bacağımdan vurmuştu beni de koşarken. Yığıldım yanına. Bir süre sıhhiyeyi bekledim. Beklerken adamın cebinden düşen tütün kutusunu gördüm. Aldım. İçinde adamın adı ve künyesi yazıyormuş, ben anlamam, öyle dediler. Size getirdim komutanım. Kolunuzu sizden alan makinalıcıyı da ben dünyadan aldım. İşte ispatı budur. Huzur içinde olunuz. İntikamınız alınmıştır komutanım.” 

Bunun gibi kim bilir kaç yüz bin hikâye yaşadı bu vatanın evlâtları. O evlâtların evlâtlarını şimdi tuzaklar kurup şehit ediyorlar kalleşçe. O kadar umursamıyoruz ki, artık küçük puntolarla verilir oldu şehadet haberleri. Lânet olsun bu dünyaya. Beni bağışlayın yıllar önce bizzat şahit olduğum bu gerçek hikâye için. Televizyonda bir alçak tuzak haberi okunurken hatırladım. Bana anlatılalı yıllar olmasına rağmen birden bir film şeridi gibi geçip gitti önümden ama asla silinmeyecek yüreğimden.

Fazıl Bülent Kocamemi

Diğer Yazarlar