Birkaç yıl önce dolu dolu bir hafta süren ve bana çok şey öğreten bir gezi yapma şansım oldu. Gördüklerim ve yaşadıklarım bana birçok alanda karşılaştırmalar yapma olanağı sağladı. Bu karşılaştırmaların çoğu beni üzdü çünkü biz neden böyle değiliz dedirtti. Beni yakından tanıyanlar Türk olmakla gururlandığımı, Türk tarihinin ve kültürünün çok eskilere dayanması sonucunda dünya tarihini ve kültürünü etkilemesinden mutluluk duyduğumu bilirler. Ama gene bilirler ki çok ayıpladığım, karşı çıktığım, kızdığım ve uyum sağlayamadığım yönlerimizi de çekinmeden ve acımasızca tenkit ederim. İşte, bu gezide yaşadıklarım bu ikinci söylediğim kısımla ilgili üzdü beni.

Uçakla Finlandiya’nın başkentine indik ve sırayla Estonya’nın başkenti Tallin’i, Letonya’nın başkenti Riga’yı ve Litvanya’nın başkenti Vilnius’u gezdik. Otellerinde konakladık, lokantalarında karnımızı doyurduk, çarşılarında alışveriş yaptık. O ülke insanlarıyla yüz yüze sohbetlerim oldu. Başkentlerin “Old Town” dedikleri tarihi bölümlerini hayranlıkla gezmekle kalmayıp yakın çevrelerindeki kasabaları, eski eserleri ziyaret ettik. Bu gezilerde yol boyunca çevremizde akıp giden şehir dışının manzaralarını zevkle seyrettik.
Öncelikle belirtmek isterim: Biz ne kadar ormana, ağaca ve yeşile düşmansak, onlar o kadar dost. Uçağımız daha yere inmeden altımızda kayıp akan dev çam ve huş ormanlarını heyecanla ve hayretle seyrederek başladım göz banyosu yapmağa. Bu kadar mı yeşil olur yer yüzü? Toprak göremiyordum; çünkü ormanın, korunun olmadığı yerde yemyeşil tarlalar, çayırlar, otlaklar uzanıyordu. Peki kentler? Bize göre küçük, onlara göre büyük kentler nasıldı? Daha doğrusu kentlerde yeşil korunmuş muydu? Hem de nasıl! Betonu sevmedikleri muhakkak. Binalar görkemli ve taştan yapılmış. Beton muhakkak ki kullanılmış ama bizdeki gibi göremiyorsunuz. Cam kaplı modern binalar orada da var. Bilhassa Helsinki’yi soğuk gösteren de zaten bu modernlik. Ama hepsi bu. O taşın, o betonun, o cam kaplamanın itici soğukluğunu neredeyse sıfıra indiren ve adım başında sizi bekleyen yüksek ve bol ağaçlı, her yanı çiçekli, bazıları küçük akarsulu, minik köprülü parkları görmek yetiyor. Çam, huş, meşe ve çınar hâkimiyeti hemen görülüyor. Hepsi dev boyutlarda ve bilhassa çamlar ve huş ağaçları dümdüz ve dimdik uzanıyorlar göğe. Pencerelerde saksılar içinde rengârenk çiçekler size gülümsüyor. Binaların kapıları güzellik yarışına girmiş. Ferforje sanatı zirve yapmış. Her köşede bir zarafet, bir ince zevk hâkim. İnsanlar temiz giyimli. Bağıran yok, yüksek sesle konuşan yok. Yollar, kaldırımlar, araçlar tertemiz. Otomobiller yavaş gidiyor.
Ya beni, bundan önceki Macaristan gezimde olduğu gibi hayretten hayrete düşüren trafikteki disiplin ve saygı? Ayağınızı kaldırımdan sokağa uzattığınız anda trafik duruyor. Yol sizin. Yayanın önceliği var. Yaşlı, toplu bir hanımefendinin sağına soluna bakmadan yola çıktığına şahit oldum. Soldan ve sağdan gelen otomobiller hemen yavaşlayıp durdular. Hiçbirinden bir baş uzanıp “Hanım hanım tarlada mı yürüyorsun?” demedi. Dikkat ettim; sürücüler önüme yaya çıkar da çarparım korkusu yaşadıklarından, kaldırımlardan sokağa aniden inmeye hazırlanan var mı diye kontrollü sürüyorlar. Neden? Çünkü hak daima yayanın. Tabii trafik ışıklarındaki ve yaya geçidi çizili yerlerdeki titizlikten bahsetmeme gerek bile yok. Çarşıları gezdim. Pazarlık yok, nara atan, hokkabazlık yapan satıcı yok, yerlerde, tezgâh yanlarında pislik yok. Bir müşteriyle işini bitirmeden hiçbir satıcı sizinle meşgul olmuyor. İsterseniz bir saat bekleyin. Önce konuşmağa başladığı müşteriyle işini bitirecek, sonra sizinle ilgilenecek. Ve bu durumda sıradaki müşteri sabırla ve nezaketle bekliyor, öfkelenmiyor, kaş göz işareti yapmıyor, söylenmiyor, sadece sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Adres soruyorum, uzun uzun tarif ediyorlar. Servis güler yüzle yapılıyor. Eski eserler özenle korunmuş, korunuyor. Ne evini yıktırıp yerine birkaç daire alarak yaşamağa kalkışanlar ne de eski eserleri yerle bir ederek yerine AVM dikmek isteyen belediyeler var. Eski eser, tarih demektir. Eski eser kültür demektir. Koruyorlar, müzeye dönüştürüyorlar, herkesin istifadesine sunuyorlar. Öğretmenleri küçük okul çocuklarını alıyorlar, eski eserleri gezdiriyorlar, geçmişleriyle tanıştırıyorlar. Parklarda, caddelerde heykeller var. Bizim tarihimizin yanında, bizim kahramanlarımızın yanında devede kulak kalacak kadar kısa tarihlerindeki az sayıda kahramanların heykelleriyle, büstleriyle süslemişler köşe bucağı. Bazı binaların üstünde heykelcikler, kabartmalar var. Bazılarının üstünde inşa eden mimarın adı ve yapım yılı kazılı ya da orada yaşamış bir ünlü kişinin adı bir tabelaya yazılarak duvara iliştirilmiş, gelip geçen bilsin, tanısın, kimliği unutulmasın diye.
Kimse modern heykellere bakıp “Bu da sanat mı canım?” deme hakkını kendinde görmüyor. Hiçbir idareci çıplak heykellere bakıp “Bu ne canım, kaldırın şunları!” fermanı vermiyor. Ve onların üst düzey hiçbir yöneticisi bir sanatçının eserine, emeğine bakarak bunu söyleyecek yetkiyi kendinde görmüyor. Sohbet edebildiğim kişilerin anlattığına göre bir genç 18 yaşını bitirince baba evinden ayrılır hem okur hem çalışarak kendi parasını çıkarırmış. İş bulur mu diye sorduk. Bulurmuş, çünkü hiçbiri yaptığı işi küçük görmezmiş. Bir tıp öğrencisi, bir mühendislik öğrencisi ya da güzel sanatlar öğrencisi garsonluk, benzin pompacılığı, badanacılık, vb. işler yaptığında bırakın hor görülmeyi, insanların takdir dolu sözleri ve bakışlarıyla karşılaşırmış. Çünkü baba evindeki rahatını bırakıp okumak için kendi ayakların üzerinde durmağa karar vermek, bizde olduğunun aksine ayıplanacak bir davranış değil, onur duyulacak bir meziyet olarak kabul ediliyor.
Bu insanlarda beğendiğim hareketlerden bazılarını sizlerle paylaştım. Oralarda önce insana değer veriliyor. Bir gazete araştırma yapmış ve çok zenginlere sormuş: “Siz ki çok zenginsiniz, diğer insanlardan farklı nasıl bir yaşamınız var, bu kadar parayı nasıl harcıyorsunuz?” Alınan cevap hep aynı olmuş: “Biz de herkesin gezdiği yerlerde geziyoruz, onların yediği lokantalarda yiyoruz, onlar gibi okuyoruz, televizyon seyrediyoruz, çalışıyoruz, eğleniyoruz. Tek farkımız bizim daha çok paramız olması”. İşte değerli dostlar, önemli fark bu galiba diye düşünüyorum. Dolayısıyla zengininin de fakirinin de neredeyse aynı imkânlara sahip olduğu bu ülkelerde sosyal adalet kavramı gelişmiş. Biz bu anlayışın daha çok uzak bir yerdeyiz. Beni de en çok bu üzdü.
İşte şimdi bütün bunları nereye vardırmak için anlattım soruya geldim: Peki, bu mükemmel addedebileceğimiz, kişilerin yek diğerine, kanunlara ve kurallara saygılı olduğu, tabiatın yemyeşil örtüsünü hiçbir köşesinden esirgemediği, sessiz, sâkin, huzur dolu ülkelerde yaşayanlar mutlu mu? Durun, hemen “Daha ne isteyecekler, tabii ki mutludurlar” demeyin. Herhalde önemli dertleri, endişeleri, sıkıntıları olmalı. Çünkü intihar oranı ve boşanma oranı bazılarında %50’yi geçiyormuş. Acaba her istediğine sahip olmak bizim bilmediğimiz bir ruh sıkıntısı mı yaşamalarına neden oluyor. İşte ben de bunu anlayabilmiş değilim. Uzmanına sorun.