Mehmet Akif Ersoy üstadımız “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” demiş. Üstada karşı çıkmak haddimiz değil de bakıyorum günümüze, medeniyet denilen şeyin tek dişle nasıl oluyor da koskoca insanlığı çatır çutur yediğine şaşıyorum. Öyle bir yiyiş ki; insanlık dediğimiz güzel vasıflar her gün biraz daha yok olurken canavar hızla semiriyor.
Avustralya anakarasında bir elin parmakları kadar azalmış yerli halka “Aborijin” adı verilmiş. Bizim güzellik anlayışımıza göre çirkin, medeniyet anlayışımıza göre vahşi, bize göre tuhaf yaşam tarzlı insancıklar. Bazılarını kendimize benzetmeyi başarmışız. Bir bölümü, beyaz adamın gelişinden önce mutlu bir hayat sürdükleri, medeniyetimizin uğramadığı dev boyutlu topraklarında nasıl yaşıyor idiyseler öyle devam etmeye çabalıyorlar. Ne yediklerini yiyebiliriz ne içtiklerini içebiliriz. Onlar gibi yaşamamız imkânsız. Onlar gibi düşünmemiz ise söz konusu bile olamaz. Biz onlara vahşi diyoruz. Acaba ne kadar doğru?
Benim inancım o ki; gelişen teknolojilerin sağladığı rahat yaşamı benimsememiz ve her alanda kullanmamız doğru ise de insanı insan yapan özellikleri hızla yitirdiğimiz de o kadar doğru. İşte; vahşi dediğimiz o insanların yaşam felsefesini az çok öğrendiğim için, etrafımda olup bitenlere şaşırırken kendime sormadan edemiyorum: “Yoksa ben Aborijin miydim?” Türkiye’nin yaşanılacak bir ülke olduğuna inanıyor ve bu ülkenin insanı olmaktan mutluluk duyuyorum. Maalesef çoğunlukla Anadolu’nun batı ve güney batı bölgelerini gezebildiğim için dantel gibi işlenmiş kıyılarımızı, bol oksijenli dağlarımızı, binlerce yıllık medeniyetlerin kalıntılarını, bunlara antik Ege halklarının ve Türk boylarının eklediği eserleri ve yaşam biçimi izlerini hayranlıkla seyrediyorum ve buralarda kendimi buluyorum. Televizyon sayesinde görmediğim yerlerde de sanal gezintiler yaparak ülkem hakkında bilgim artıyor. Büyük kentlerde yaşayanlar çalışma temposuna o kadar kapılmışlar ki, bu güzellikleri yıllar boyu fark edememişler. Son yıllarda ülkemizi yeniden keşfediyoruz. Apartman dairelerinin duvarları arasına sokmuşuz kendimizi. Dışarıdaki yeknesak manzarayı beton bloklar, camla kaplı gök tırmalayan binalar ve asfalt sokaklar oluşturuyor. Sabah-akşam dayanılmaz bir trafik işkencesi altında işe gidiyor, geliyoruz. Havada oksijen yok. Çöpler kokuyor. Gökyüzünde kırlangıç, Marmara’da balık kalmadı şikâyetleri başladı. Her şey pahalı. Son zamanlarda şehirden kaçış başladı. Tek tük bilge adamın, huzur bulmak için doğaya sığındığı senelerde, bir büyüğümün anlattıklarını dinlemiş ve etkilenmiştim. Sizlerle paylaşmak istedim:
İstanbul’u terk etmek, emeklilik günlerini daha sakin bir yerleşim merkezinde geçirmek düşüncesi henüz kuluçka dönemindeydi. Apartmanlarının bahçıvanı Ege köylerini çok gezmişti ve her sohbette iç geçirerek anlatmaktan zevk alırdı. “Ah beyim, ister deniz kıyısında bir balıkçı köyüne, ister Kaz Dağları’nda bir zeytin ağacının altına yerleşin”. Denizden uzakça bir dağ yamacı köyünden sıkça bahseder, temiz havasından, taze sebzelerinden, meyvelerinden, akarsuyundaki sazanlarında, kekliğinden, çulluğundan, “hanım yengesi” nin gözlemelerinden dem vururdu. Çocukluğumuzun Amerikan çiftlik hayatı filmlerini Türkiye’ ye uyarlıyor gibiydi. Dostum, akşam yattığında, hayal dünyasına yeni giren bu resmi defalarca seyreder olmuştu. Emekliliğine az kaldığını biliyor ve kendini yeni bir hayata hazırlıyordu. Önce bir keşif gezisi yapmaya karar verdi. Yıllık izni o yıl 30 günü bulacaktı. Gün geldi, tarif aldı ve seher vakti yola koyuldu.
Kahramanımız İki gün boyunca kıyı kıyı bütün Ege’yi dolaşıyor ve daha güneye inmek üzere yoluna devam ediyor. Üçüncü gün öğleye doğru sol tarafındaki tepelere çıktığını düşündüğü dar bir yolun yukarısında çam ağaçları arasında kırmızı kiremitli bir dam fark ediyor. Yorgunluk çayı içmek ve temiz havayı ciğerlerine çekmek isteğine karşı koyamıyor. Gözüne ilişen çatı, tek katlı bir eve ait. Yanına, içinde birkaç keçinin barındığı bir ağıl ve tavuk kümesi yerleştirilmiş. Önünde, derme çatma, fıskiyeli bir havuzcuk, birkaç tahta iskemle, kurumuş ağaç kütüğünden oturma yerleri, beyaz örtülü bir masa, bir hamak, bir salıncak ve bol miktarda saksılı çiçek pencere önlerini ve verandayı süslüyor. Motor sesine yaşlıca bir adam karşılık veriyor. Hamakta uzanmış dinleniyormuş. Sonradan eşi olduğu nu öğrendiği bir hanım da şezlongda örgü örüyormuş. Adam ayağa kalkıyor ve eliyle otomobilin park edilmesi gereken yeri işaret ediyor. Dostum arabasından inmeden geçerken uğradığını, bir bardak çay içip, çamların altında biraz dinlenip dinlenemeyeceğini soruyor. Buyur ediyorlar. Yeni demlenmiş çay getiriyorlar ve karnı aç mı diye soruyorlar. Üstüne rehavet çöken dostum ile ev sahipleri, anında derinleşen bir sohbete dalıyorlar. Büyük şehirden göç etmişler buraya. Yakınlarda bir köy varmış. Kasaba otomobille 15 dakika uzaktaymış. Kasabada doktor, eczane, postane, fırın, bakkal, kasap bulunurmuş. Hafta içinde civar köylerden gelenler pazar kurarmış. Evlâtları büyük şehirden ayrılamamışlar. Yılda 15 gün ziyaretlerine gelirlermiş. Buraya gelmeden önce en çok hastalanırlarsa ne yaparlar diye düşünüyorlarmış. Adam midesinden iki kez ameliyat olmuşmuş. Kadıncağızın da bir göğsü alınmışmış. Buraya yerleşeli bir yıl olmadan ikisi de neredeyse eski sağlıklarına kavuştuklarını ve her geçen gün daha zinde olduklarını fark etmişler. Artık bir yere kıpırdamayız diyorlarmış. Yemeğe kalması için ısrar ediyorlar. Balık ister mi diye soruyorlar dostuma. Çekinerek “olabilir” diyor. Adam eve giriyor, elinde bir serpme filesiyle çıkıyor ve 20 metre ötedeki derenin ortalarına kadar yürüyerek serpmeyi savuruyor. Dostum, 10 dakika sonra 4 tane tatlı sus balığının gözlerinin önünde ayıklanıp ateşe konduğunu hâlâ hayretle anlatıyor. Geceyi misafir odalarında geçirirse sevineceklerini, çünkü onlar da büyük şehirden haberler almak istediklerini söylüyorlar. Dostum orada bir hafta kalıyor. Ayrılırken, yandaki boş arsayı yakın köydeki sahibinden satın almak ve yerleşmek sözü vererek el sıkışıyor. Bugün itibariyle tam yedi yıldır orada yaşıyor. Kesinlikle dönmeyi düşünmüyor.
Dostuma söz verdiğim için ne adını ne de yerleştiği bölgeyi açıklamayacağım. Çünkü onun bir korkusunu ben de paylaşıyorum. Biz maalesef her güzelliğin suyunu çıkarırız. Orası otantik görünümünü kaybetmez çünkü deniz kenarında değil. Ama söz, sözdür. Bodrum başta olmak üzere, Kuşadası, Marmaris ve niceleri talan edildi. Bir yıl süren yorucu çalışma hayatından koparılabilen 15 günlük, 1 aylık dinlenme tatilini gece kulüplerinin sağır eden gürültüsünde değerlendirmeyi, hapishane koğuşu gibi beton odalarda, yüzlercesi yan yana dizilmiş evlerde geçirmeyi seçenlere bir sözüm yok. Bu bir tercih meselesidir. (O düşüncede olanlardan bu satırları okuyanlar varsa, zaten benim sayfamı bir tık darbesiyle yok etmişlerdir.) Ancak, onların dudak kıvırmaları beni ve benim gibi düşünenleri huzurlu mekânların özlemi ve arayışından alıkoyamaz. Bodrum yüz yıllar süren uykusundan Halikarnas Balıkçısı tarafından uyandırıldığında, herhalde bugünleri yaşayacağını bilmiyordu. Sayın Cahit Kayra Bodrum’daki günlerini anlatan “Güle güle Bodrum” isimli kitabının her satırında hem güldüm hem içim yandı. Değerli gazeteci-yazar dostum Bülent Akkurt da çok önceleri İstanbul’dan kaçıp bu eşsiz çekicilikteki kasabaya yerleşmişti. Uzun süre mutlu oldu ama o da Bodrum’ un yorucu ortamından kurtulmak için biraz uzağındaki daha sakin bir yere taşındı. Marmaris’ e ilk gidişim bundan 50 yıl öncesiydi. İnsan burada istese de ölemez diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonra 1992′ de ve 2002′ de ve 2004’te birer kez daha gittim ve ben burada ölürüm dedim. Gelişmeye değil, yıkmaya, bozmaya, daha kötüsüyle değiştirmeye karşıyım. İzmirliyim ama 8 yaşından beri Kadıköylüyüm. Kadıköy’ ün tramvaylı günlerini, çek çek arabasıyla ilkokula gidildiği yılları yaşadım. Artık yaşlı bir adam rağmen anılarımı iki asır öncesinden kalmışlar gibi hissediyorum. Şimdi Bağdat Caddesi, bir Fransız arkadaşımın ifadesiyle “coquette” ve modern. Tramvaylı günlerde de bence öyleydi ve mesuliyetsiz gençler son model arabalarıyla kaldırımda gezenleri ezmiyordu. Benim güzeller güzeli Karşıyakam Nice’e, Cannes’a benzedi. Benzeyecek, hattâ onlardan da güzel olacak. Ama, lütfen ağaca, yeşile, İzmir akşamlarının geleneksel kapı önü sohbetlerindeki nezih havaya zarar vermeyelim. Milano’da gezerken etrafı çimlerle kaplı yıkık bir duvar parçası görmüştüm. Ahı gitmiş, vahı kalmış bir duvar yıkıntısı. Özenle korunmuş, yeşillik ve çiçek dolu bir parkın ortasına misafir edilmiş. Meğer Roma devri kalıntısıymış. Bu özeni gösterebildiğimiz gün, bir tarih hazinesi olan ülkemize bakmağa kıyamayacaklar.
Bir paranoya içinde dönüp durduğumu sanmayın. Ben sadece eski dünyamı arıyorum. Keşke 1920, 1930, 1940’larda yaşasaydım diyorum. Vatanımda çok az fabrika, otomobil, lüks otel, kaliteli kumaş, vs. vardı ama asayiş ve saygı ve sevgi düzeyi çok çok yukarılardaydı. Gözüm ne McDonalds ne Coca Cola ne Chicco ne Mother Care ne Carrefour ne Akmerkez ne de herhangi bir ünlü markalı dükkân veya mal görmek istemiyor. İzmir’in tulum peynirli kumrusu, bardacığı, boyozu; Karaköy Börekçisi’nin peynirli böreği, at üstünde eve getirilen ve ninemin seçtiği, oracıkta kesildikten sonra tüyleri gözümüzün önünde yolunarak teslim edilen besili ve mis kokulu köy tavuğu, sırtta taşınan kocaman yassı kaplarda spatulayla kesilen kaymaklı yoğurt, mahalledeki veresiye mal veren bakkal, yürürken içine atladığımız tramvay veya Kalamış’taki Todori bana yetiyordu. Bunu şimdi anlıyorum. Ne yazık. Gitti, gider. Küçükken Karşıyaka’daki evimizden mayo ve havlumla çıkıp, caddeyi geçip, kenarı demirle korunmuş iskeleden cup diye kendimi körfezin tertemiz sularına bıraktığım günleri 70 yıl önce yaşarken, şimdilerde bunun hasretini duyacağımı nereden bilebilirdim? Çok eski değil, altmışlı yıllarda İzmir körfezinde oltalarımızın iğnelerine sülyen takıp her salladığımızda bir çipura alırdık. Eve en az 20-30 çipurayla dönerdik. Altmışlı yıllarda ise Feneryolu’daki evimizden yürüyerek önce Bağdat Caddesini, sonra sırayla birkaç evin meyve ağaçlarıyla dolu bahçelerini geçer ve Dalyan’a inerdik. Burada ya kıyıdan girer ya da daha ileriki yıllarda, Hasan’dan bir bot kiralayıp açılırdık. Deniz o kadar temizdi ki, deniz gözlüğüyle baktığımızda 10-12 metre derinlikteki istiridyeleri görür ve dalarak çıkarırdım. Gençlere “Yıllar önce Kadıköy’de dolmuş şoförleri kravat takarlardı. Müşteri bindiğinde günaydın, parayı alırken teşekkürler, inerken güle güle derlerdi” dediğimde, trene bakar gibi bakıyorlar bana. Bir gün kızıma dedim ki: ” Bir 60’lı yıllarda babamın otomobili ile Beyoğlu’na gider, Galatasaray’da Şark Kahvesi’nin önüne park eder, çay-kahve içer, sohbet eder, sinemaya gider ve dönerdim”. Moda olmuş ifadeyle “inanmıyoruuum” dedi. İnsan ihtiyarladıkça diline vurur ve şimdiki gençlerin jargonuyla söylersek, nostaljik takılırmış. Ben de aynı şeyi yapıyorum galiba ama fark bu kadar büyük olmamalıydı diye düşünüyorum.
Dünyamızı paylaşmak zorunda olduğumuz insanlar ve bu insanların medeniyet, tekâmül, teknoloji namına yaptıklarının nereye varacağı hususunda endişelerim var.
