Günün Amerikan idaresi Beyaz Saray icraatı için kendini “güç politikası” olarak adlandırıyor. Bilhassa Avrupa için bu özellikle anlamlı. Transatlantik, AB, AGİT, NATO, Avrasya başta olmak üzere hemen bütün bölgelerde kabul görmüş varsayılan ilişkilere dair istikrar ve dengeler sarsılıyor. Tarihte uygulanan şiddet ve yıldırım saldırıları politikaları yüzünden cezalandırılmalar ve bunun nelere mal olduğu bilinen bir şey. Uluslararası camia, 20. yüzyılda güçlü ve zengin bir ülkenin diğer ülkeler pahasına izlemeye çalıştığı bu tür “güç politikasının” başarısızlığa mahkum olduğunu muhtelif vesileler ile gördü.
Bu politika, diğer halkların ulusal iradesini boğmayı, bağımsızlıklarını ezmeyi başaramadığı sürece başarılı olamaz. Ancak, bir gücün, yani Amerika Birleşik Devletleri’nin ya da ABD’ne hakim olan iradenin veya Dünyanın herhangi bir yerinde başkasının, diğer ulusları en düşük maliyetle ezmek ve domine etmek için bu konuma güvenmesi nedeniyle uluslar çağının sona eriyor olduğu yanılgısı, tehlikeli bir fikirdir.
ABD’nin İran’a dönük en sık kullandığı bahane, nükleer çalışmalarının atom bombası imaline yönelik olduğu ve istediğinde gerçekleştirebileceği iddiası. Trump bu iddiayı her fırsatta tekrarladığı gibi, bölgedeki en sıkı müttefiki İsrail de onun bu iddiasının arkasında duruyor. Oysa, bu iddianın doğru olmadığını en iyi bilebilecek durumda olan iki ülke var: ABD ve İsraildir. İran, Barack Obama’nın başkanlığı(2015) döneminde, nükleer tesislerini uluslararası denetime açmayı zorunlu kılan bir anlaşma imzalamıştı.
Tahran anlaşmanın gereklerini muntazaman yerine getirdiği halde Trump, daha ilk döneminde (2018) ülkesini anlaşmadan çektiğini duyurmuştu. İsrail ise, İran’ın nükleer çalışmalarının ileri aşamalara geçememesi için her defasında saldırılar düzenleyip durdu. Nükleer alanında çalışmalarıyla tanınan 14 İranlı bilim adamı, ülke içerisinde ve dışarısında İsrail ajanları tarafından gerçekleştirilen suikastlarda hayatlarını kaybetti. Dolayısı ile ABD’nin İran’a yönelik tehdit algılamasında ilk sırada bulunan ‘nükleer çalışmalar’ ve ‘atom bombası sahipliği’ iddialarının bir ciddiyeti yok.
Trump’ın İran’da hayat pahalılığı ile ilişkili yönetim-karşıtı gösteriler sırasında meydana gelen çatışmalara yönelik tavrı ile Tahran rejiminin gösterileri bastırmak için kullandığı akıl almaz sertlikteki müdahalelerde binlerce kişinin ölmesine tepki verdi. Ortam büyük çapta yatıştığı halde, Trump halen tepkisini sürdürüyor. Üstelik İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın,”Bazı kişilerin-rant yoluyla- büyük servetler elde ederken, halkın geniş kısmının geçim sıkıntılarıyla boğuşmasının kabul edilemez olduğu, ayrıcalıkçılığın ortadan kaldırılması ve kaynakların adil dağıtımı için meclisin, din adamlarının, siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin samimi desteğine ihtiyaç duyuyoruz” şeklinde içerisini uyaran ifadeleri vardır.
Yaklaşık 23 yıl önce Irak Savaşı 20 Mart 2003’te Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Kırallık önderliğinde oluşturulmuş Çok Uluslu Koalisyon Güçleri’nin bir askerî harekâtla Irak’a girmesiyle başlayan ve devam eden savaş idi. Ayrıca İkinci Körfez Savaşında Irak’ın İşgali ve koalisyon ülkelerince Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu olarak da adlandırılır. ABD Başkanı Barack Obama yaptığı açıklamalar ile 15 Aralık 2011 tarihinde Bağdat’ta bulunan Amerikan Üssü’nden son Amerikan Bayrağı’nın indirilmesiyle savaş resmen sona ermiştir. Peki ne oldu? ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, savaşın vahim bir hata olduğunu belirtmiştir.
Ezcümle şu günlerde ABD’nde, ICE kolluk kuvvetlerinin gönderildikleri her eyalette gösteri yapan halka karşı takındıkları tavrı ve Minnesota’da silahsız masum insanları öldürmelerinin görmezden gelinmesi de ileride hatalar zincirine yeni bir halka olmasın. Hedef olarak dini lider Hamaney’i seçip onu Venezuela’da Maduro’ya yapılana benzer bir operasyonla mı kaçıracak veya bulunduğu yeri tespit edip İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi İran’da öldürdüğü gibi etkisiz hale mi getirecek derseniz ‘seç seç al’ oyunu bir manzara ile karşı karşıyasınız demektir.