Bu aralar takip edilebilirlik kapasitesi açısından sosyal medyadan başlamak üzere hemen tüm kaynaklar itibarı ile bireyin haber alma hürriyetinin alabildiğince güvenilmez ve çelişkili haberlerle manipülasyona uğradığı açıktır. Açık söylemek gerekirse geçen asrın(20.yy) ikinci yarısı boyunca ve ona milenyum sonrası 20 yılı da ekleyelim 70 yıl boyunca uluslararası ilişkileri, liderlerin anlık çıkışlarından çok devletlerin kurumsal hafızası üzerinden okumak her zaman daha doğru olmuştur. Oysa ki şimdilerde zirve toplantılarındaki katılımcı liderlerin ‘aile fotoğrafları’ misali, moda kabilinden basın toplantılarında kurulan bazı cümleler, dönemsel iç siyasetin yankılarını taşıyabiliyor.
Mesela Ankara’daki NATO zirvesi görüşmelerinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın “Türkiye benim sayemde İsrail’le savaşa girmedi” çıkışı bu kapsamdadır. Trump’ın bilinen öngörülemez siyasi üslubu; Uluslararası ilişkileri kurumsal mekanizmaların karmaşıklığı üzerinden değil, liderler arasındaki kişisel temaslar ve kendi terminolojisiyle anlaşma yapma pratiği hayli yaygın. Bu hal, iç kamuoyuna yönelik söylemlerinde, jeopolitik süreçleri kişisel diplomatik başarılara tahvil etmenin temel stratejisidir. Diyeceksiniz ki uluslararası krizler hem bölgesel hem küresel riskleri fazlası ile hatta çok taraflı olarak barındırmakta iken, birçok karar ve tercihleri dominant varsayılan ülke-lerin yaklaşan seçimlerine vaziyet etme uğruna bozuk para misali harcanmamalıdır. Bu yönüyle “Türkiye benim sayemde savaşa girmedi” ifadesi, diplomatik literatürde ileri bir cümle olarak sınıflandırılabilecek, siyasi retoriğin sadece sınırlarını zorlamaktan öteye değildir.
Oysa sahadaki kurumsal gerçeklik, bu söylemden oldukça farklıdır. Nitekim Ankara’daki resmi kaynaklardan edinilen görüş de bu doğrultuda net bir tablo ortaya koyar.Türkiye, kendi millî güvenliğiyle ve dış politikasıyla ilgili kararları tamamen bağımsız bir şekilde sadece kendisi alır. Ankara’ya dışarıdan herhangi bir telkin yapılması, yönlendirmede bulunulması kesinlikle söz konusu dahi olamaz.
Yine son günlerde İran ile tırmanan savaş konusu ve etrafındaki ilgili lobi faaliyetlerinin ABD’nin karar alma mekanizmalarına ne şekilde nüfuz etmiş olduğunu açıklayan Başkan Yardımcısı JD Vance, yapılan politizasyonu aşağıdaki biçimde açıkladı; “Bunu sosyal medya paylaşımlarıyla ve gazetecilere bilgi sızdırarak yapıyorlar. Bana takıntılı biçimde saldırıyor, İran’la müzakere etmememiz ve askeri harekatı süresiz sürdürmemiz gerektiğini söylüyorlar” diyen Vance, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bazıları çıkıp, Katar’ın etkisi altında olduğumu, yabancı hükümetler tarafından yönlendirildiğimi ya da Tucker Carlson’dan talimat aldığımı söylüyor. Ortalıkta o kadar çok saçmalık dolaşıyor ki.” Gerçekten şurada sadece bir-iki tanesine değindiğimiz dedikodu mahiyetindeki yapay söylentilerin devletler arası ilişkilerde etkin hal alarak sıradanlaşması güvenilirlik ruhunu zedeliyor.
Geçmişten geldiği gibi bugün de yurtta sulh cihanda sulh ilkesi ile barış içinde yaşamayı dış politikasının temel düsturu yapmış ve bu alanda tanınmış Türkiye’nin stratejik özerkliğinin ve karar alma kapasitesinin doğru anlaşılması gerekir. Türkiye ne başkalarının yönlendirmesiyle hareket eden bir ülke ne de güvenlik politikalarını dış telkinlerle dizayn ediyor. Müttefikleriyle konuşuyor, diplomasiyi en üst düzeyde yürütüyor, ortaklıklar geliştiriyor; ancak nihai kararını her zaman kendi merkezinde veriyor. Çünkü Türkiye’nin güvenlik kararlarının merkez üssü dün olduğu gibi bugün de Ankara’dır.
