Cuma, Mart 6, 2026

Avrasya Kırılması (2026)

Şubat 2026 Operasyonu ve Türkiye’nin Jeoekonomik Eşiği

Uluslararası sistemde bazı tarihler yalnızca takvim yapraklarında değil, güç dengelerinin hafızasında da iz bırakır. Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik koordineli hava operasyonu, böyle bir eşik anı olarak kayda geçmiştir. Bu operasyon, Orta Doğu’daki güç dengesini sarsmakla kalmamış; son on yılda giderek görünür hale gelen Rusya–İran–Çin yakınlaşmasının da gerçek kapasitesini test etmiştir.

Uzun süre boyunca bu üçlü yapı, Batı yaptırım sistemine karşı alternatif bir dayanışma ekseni olarak yorumlandı. Enerji ticareti, yerel para birimleriyle ödeme arayışları ve çok taraflı platformlardaki diplomatik koordinasyon, bu yakınlaşmanın görünür yüzünü oluşturuyordu. Ancak sıcak çatışma başladığında, retorik ile kurumsal kapasite arasındaki mesafe açığa çıktı. Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle sınırlı askeri hareket alanı, Çin’in ise küresel ticari entegrasyonunu riske atacak doğrudan angajmandan kaçınması, İran’ın fiilen yalnızlaşmasına yol açtı. Bu durum, Avrasya hattının kolektif güvenlik üretme kapasitesinin zayıflığını gözler önüne serdi.

Şubat 2026 Operasyonu, bu nedenle yalnızca bir askeri müdahale değildir; Avrasya düzen tasavvurunun sınırlarını açığa çıkaran bir testtir.

İran’ın Zayıflaması ve Zincirin Gerilmesi

İran, söz konusu üçlü yapının coğrafi ve stratejik düğüm noktasıdır. Basra Körfezi’ne açılan enerji çıkış kapısı, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol potansiyeli, Orta Asya’dan Akdeniz’e uzanan kara bağlantıları ve Rusya’nın güney yönlü nüfuz hattı, bu ülkeyi sistem içinde merkezi bir konuma yerleştirir. Çin açısından ise İran, enerji güvenliğinin ve Kuşak–Yol projesinin Batı Asya ayağının kritik halkasıdır.

Ancak savaşla birlikte İran’ın askeri ve ekonomik kapasitesinin baskı altına girmesi, zincirin ortasında bir gerilim yaratmıştır. Rusya’nın açık güvenlik garantisi vermemesi, Çin’in ise diplomatik denge diliyle yetinmesi, üçlü yapının stratejik entegrasyon düzeyinin sınırlı olduğunu göstermiştir. Bu tablo, “blok” kavramının analitik olarak aşırı yorumlandığını düşündürmektedir. Avrasya üçgeni, NATO benzeri bağlayıcı bir güvenlik sistemi değil; çıkar temelli, esnek bir koordinasyon alanıdır.

Savaşın enerji piyasaları üzerindeki etkisi, bu gerilimi daha görünür kılmıştır. Hürmüz Boğazı’ndaki risk algısının artması, petrol fiyatlarında oynaklık ve navlun maliyetlerinde yükseliş yaratmıştır. Enerji gelirlerine bağımlı Rusya için bu durum kısa vadede fiyat artışı üzerinden gelir sağlayabilse de, orta vadede talep ve sigorta riskleri nedeniyle sürdürülebilir değildir. Çin açısından ise tedarik güvenliği maliyetleri artmaktadır. Bu jeoekonomik baskı, Avrasya zincirinin dayanıklılığını sınamaktadır.

Şangay İllüzyonu ve Kurumsal Derinlik Sorunu

Şangay İş birliği Örgütü, 2001’den itibaren sınır güvenliği ve terörle mücadele ekseninde şekillendi; zamanla ekonomik ve diplomatik bir platforma dönüştü. Ancak örgüt hiçbir zaman bağlayıcı askeri müdahale kapasitesi üretmedi. Üyeler arasında ortak bir savunma maddesi bulunmadığı gibi, karar alma mekanizması konsensüse dayalı ve yavaştır. Çin ile Rusya arasındaki örtük liderlik rekabeti ve üye ülkelerin farklı stratejik öncelikleri, kurumsal derinliği sınırlamaktadır.

Şubat 2026 Operasyonu bu sınırlılığı açığa çıkarmıştır. İran’ın tam üyeliği sembolik önem taşırken, kriz anında kolektif güvenlik mekanizmasının devreye girmemesi, örgütün alternatif bir güvenlik mimarisi üretme kapasitesinin zayıf olduğunu göstermiştir. Bu durum “Şangay illüzyonu”nu analitik bir kavram haline getirir: normatif düzeyde alternatif bir düzen iddiası, fakat kriz anında sınırlı dayanışma.

Türkiye’nin Daralan Alanı

Türkiye son yıllarda Avrasya platformlarıyla yoğun temas kurarak diplomatik esneklik üretmeye çalıştı. NATO üyeliği, Avrupa Birliği ile ekonomik entegrasyon ve Batı finansal sistemine bağlılık sürerken, Şangay hattıyla ilişkiler bir manevra alanı olarak değerlendirildi. Bu strateji barış döneminde belirli bir kaldıraç etkisi yaratabilirdi. Ancak sıcak savaş koşullarında gri alanlar daralır.

Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlılığı, özellikle petrol fiyatlarındaki oynaklık karşısında kırılganlık üretmektedir. Finansal sistemin Batı merkezli yapısı, İran ve Rusya ile artan temasın ikincil yaptırım riskini beraberinde getirebileceği anlamına gelir. Bu nedenle Şubat 2026 sonrası dönemde Türkiye’nin sorunu eksen tercihi değil; kırılganlık yönetimi haline gelmiştir.

Bu noktada uzun dalga perspektifi önem kazanır. Eğer 2010 sonrası dönemi K6 olarak tanımlarsak — yapay zekâ, biyoteknoloji, temiz enerji ve dijital altyapı ekseninde şekillenen yeni bir teknolojik dalga — Türkiye’nin geleceği enerji jeopolitiğinden çok üretim kapasitesine bağlıdır. İran savaşı Türkiye’yi yeniden 20. yüzyılın güvenlik merkezli denklemine çekme riski taşırken, 21. yüzyıl rekabeti kurumsal kalite ve verimlilik üzerinden ilerlemektedir.

Şubat 2026 Operasyonu bu nedenle yalnızca bir askeri kriz değildir; Türkiye için jeoekonomik bir uyarıdır. Çoklu bağlantı stratejisi güçlü kurumlarla desteklenmediği sürece, sarkaç hareketine dönüşür. Sarkaç ise kriz anında savrulma üretir.

Dr. Haluk R. Tükel

Diğer Yazarlar