Başka çare yok mu?

Hayvanları seviyoruz değil mi? İtiraf edeyim, ben sürüngen ve böceklerden hiç hazzetmem. Sinekleri, karafatmaları, kakalakları ve benzerlerini gördüğüm yerde bir biçimde ya uzaklaştırır ya da yok ederim. Ama diğer hayvanlara gelince iş değişiyor. Biz insanlara zarar vermedikleri sürece, onların yaşamlarını kendi ellerimizle söndürmeye hakkımız olmadığına inanıyorum. Hele bazıları…

En başta, hanımlara ve bazı şık beylere palto yapmak için samurların, çinçilaların, minklerin, vizonların, tilkilerin, kurtların, panterlerin, fokların kürklerini, onları öldürerek almak düşüncesine şiddetle karşıyım. Sürüngen olmalarına rağmen timsahlara, kertenkelelere de aynı sonu uygun görmeye de ha keza. Timsah derisinden pahalı mı pahalı çantalar, kemerler, cüzdanlar yapmak şart mı? Bir hanımefendinin muhteşem kürkü için kaç düzine çinçila katledildiğini biliyor musunuz? Peki, yavru foklara ne yapıyorlar, onu biliyor musunuz? Bilmeyenlere anlatayım: İri yarı adamlar ellerinde beyzbol sopalarıyla yavru fokçukların dinlendiği buzların üstüne sessizce çıkıyorlar. Fokçuk adamı ilk defa gördüğü için onu düşman olarak tanımlayamıyor ve kaçmaya teşebbüs etmiyor -Hoş, zaten kaçamaz ki!- O iri yarı adam fokçuğa yaklaşıyor ve sopayı kafasına vura vura beynini dağıtıyor. Neden böyle yaptığını, neden bir tüfekle bir saniyede hayatına son vermediğini, işkenceyi tercih ettiğini biliyor musunuz? Kürkü zedelenmesin diye. Birileri fok derisinden şirin ayakkabılar giysin diye fokçuğun beyni sopayla dağıtılıyor ve bu vahşeti insan şeklinde olduğu için insan sınıfına sokmak istemediğim bir yaratık yapıyor. Allah’ın o canlıları bizim zevklerimize kurban olsunlar diye yarattığını sanmıyorum. Dikkat edin; ben etini yediğimiz, sütünü içtiğimiz sığırlar, davarlar için konuşmuyorum. Onları zaten yaşamımızı idame ettirmek için ve her yerlerinden istifade etmek üzere besliyoruz. Ren geyikleri de bu sınıftan. Laponlar ve Sibirya’daki bazı etnik gruplar onları sürüler halinde yetiştiriyor ve etinden, kemiğinden, boynuzundan, derisinden, kürkünden yararlanıyorlar. İhtiyaç fazlasını ise satarak yaşıyorlar.

Eskimolar da öyle. Onlar yaşamlarını sürdürmek için ayı balığı, fok, balina avlıyorlar. Çünkü yaşamları buna bağlı. Beni hasta eden, ihtiyaç olmadığı halde, meselâ süs için, fiyaka için canlıların öldürülmesi. Avcılık yaşam için yapıldığı sürece mübahtır. Bazı bölgelerde geri kalmış toplumlar, halâ avcılıkla geçinirler. Ama onlar bunun bilincindedirler ve ihtiyaç duyduklarından fazlasını avlamazlar. İleri toplumlarda ise avcılığı spor olarak yaptığını söyleyenlere karşıyım. Bir zamanlar ben de kara avcısıydım. Çoktan beri bunun spor olmadığını, hayvanları zevk için öldürdüğümü fark ettim ve bıraktım. Spor yapmak istiyorsan, gene dağ bayır yürü ve tüfeğinle taşa, toprağa, havaya, yanında taşıdığın şişeye, kutulara… ateş et. Ama, hayvanlara kıyma. Avcılık yapmamış olanlara kısaca anlatayım: Arazide yürüyorsunuz. Elinizde tüfeğiniz, belinizde fişekler. Pür dikkatsiniz. Her sesi, her çıtırtıyı dinlemektesiniz. İşinin ehli köpeğiniz sizin önünüzde havayı ve çalıları koklayarak ilerliyor. Gözlerinizle onu takip ediyorsunuz. Parmağınız saniyede tetiğe basmak üzere hazır. Çünkü siz o anlarda sadece öldürmeye programlandınız. Avı kaçırmak yenilgi demektir. Bütün duyularınız bir tek amaca ön ayarlıdır: Öldürmek. Derken köpeğiniz olduğu yere çakılır kalır. Burnu biraz daha öne uzamış, çakmak çakmak yanan gözlerini bir noktaya dikmiş, kuyruğu yere paralel ve hareketsiz, ön ayaklarından biri havada öylece asılı kalmış, bir heykele dönüşmüştür. Buna ferma duruşu denir. Olan biteni hemen anlarsınız. Köpeğiniz muhtemelen çalıların arasında birkaç keklik belirlemiştir, keklikler de köpeğinizi. Dört ayaklı adamınız emrinizi duymadan hamle yapmaz. Keklikler ise korkudan altlarına yapmak üzeredir ve sanki donup kalmışlardır. Siz tüfeğinizin emniyetini açarsınız, dipçiği sıkıca omzunuza dayarsınız, nişan alırsınız ve beklenen emri verirsiniz: “Aport!”. Köpek öne doğru hamle yapar ve anında başını geri çeker. Bu hareketi bekleyen kuşlar çalılıktan dışarıya fırlarlar. Bir saniye bekler ve yerden biraz yükseldiklerinde önce birinci namlunun tetiğini, sonra ikinci namlunun tetiğini çekersiniz. Bu anlattığım benim zamanımda “çifte” adıyla anılan silâhları tarif ediyor, yoksa şimdikiler tek namludan daha çok sayıda fişek gönderiyor. Namluların her birinden ortalama 200 kadar saçma şimşek hızıyla irtifa kazanmaya çabalayan kuşlara doğru uçuyor. Derken garibanların biri ya da ikisinin bir an için havada sabitlendiğini, tüylerin etraflarına saçıldığını ve taş gibi yere düştüklerine şahit olursunuz. Köpek için vazifenin ikinci ve son sahnesi başlar. Koşarak kuşu dudakları ile kibarca, zedelemeden tutar ve sahibine getirir. Allah’ın yarattığı iki sıcacık ama cansız beden sizin avcunuzu doldururken ve ince bir kan sızıntısı ile boyarken, siz ve köpeğiniz mutlusunuzdur. Acımasızlığınızı zenginleştirmek için birkaç dakika önce çalılar arasında dinlenen ya da yemlenen, belki de aşk yapan keklikleri belinize takılı kuş askısına boyunlarından asarsınız. İdam edilmiş gibi. Bunun benzerini boncuk gözleri yaşlı karacalara, heybetli geyiklere, minicik sessiz tavşanlara, tilkilere, kurtlara, beyaz ayılara, gergedanlara, fillere, kaplanlara (Gergedanları boynuzları, filleri dişleri için öldürüyorlar. Ne gergedanın ne de filin eti yenmiyor) ve tabiatın tüm muhteşem varlıklarına da yaparsınız. Çünkü bu bir spormuş, öyle diyorlar ya!..

Gençliğimde bir ara ava çıktığımı hatırladıkça içim sızlıyor. Ben de spor yaptığımı düşünürdüm. Peki bunun bir çaresi var mı? Yok! Bu satırları okuyanların az da olsa içleri sızlayacak ama “Bu iş böyle geldi böyle gidecek. Senin anlattığın boş romantizmdir, gel gerçek yaşama dön oğlum” diyecekler.

Önceki İçerik

Fazıl Bülent Kocamemi

Diğer Yazarlar