Son on yıl, dünya siyasetinde, ekonomisinde ve uluslararası ilişkilerinde önemli kırılmaların yaşandığı bir dönem oldu. Brexit, Covid-19 salgını, Rusya-Ukrayna, Gazze, Trump’ın politikaları, gümrük tarifeleri, İran gerilimi ve Avrupa Birliği’ndeki bürokratik tartışmalar, birbirinden bağımsız gelişmeler gibi görünse de ortak bir dönüşümün işaretlerini taşıyor. Bunları başlıklar halinde sadeleştirebiliriz.
Türkiye için bir not düşelim; bağımlılık veya vesayet anlamında dar ulusal kalıplardan, rekabetçi, gelişme ve büyümeye yönelik değişim rüzgarlarını arkasına alarak hem yerel hem de bölgesel çıkarlarını korumak. Bunu küreselleşme paralelinde keşfetmiştir. Vaki siyasi ayrılıklar da gerektiğinde hakkını vererek başta AB olmak üzere ekonomik ortaklıklarının önemli kesimini de pekiştirerek dengelemiştir.
1. Küreselleşmenin Sorgulanması: Brexit’in Başlattığı Tartışma
2016 yılında İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, Avrupa bütünleşmesinin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Brexit, yalnızca ekonomik ve siyasi bir ayrılık değil, aynı zamanda ulusal egemenlik ile uluslararası bütünleşme arasındaki direncin de ifadesiydi.
Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması, diğer ülkelerde de benzer tartışmaları gündeme getirdi. Ancak Brexit sonrasında Birleşik Krallık’ın AB ile ekonomik ve düzenleyici bağları tamamen ortadan kalkmadı. Aksine, ticaretin sürdürülmesi için farklı alanlarda iş birliği ve kurallara uyum ihtiyacı devam etti. Bu durum, modern ekonomilerde siyasi ayrılık ile ekonomik bağımlılığın aynı anda var olabileceğini gösterdi.
Brexit’in ortaya koyduğu temel soru şuydu: Ülkeler, küresel sistemin sunduğu ortak imkânlardan yararlanırken ne ölçüde kendi karar alma özgürlüklerini koruyabilir?
2. Covid-19: Verimlilikten Dayanıklılığa Geçiş
Covid -19 salgını, küresel ekonominin kırılganlıklarını açıkça ortaya çıkardı. Üretim zincirleri, lojistik sistemleri, sağlık altyapısı ve enerji tedariki gibi alanlarda yaşanan sorunlar, ülkelerin dış kaynaklara aşırı bağımlılığını yeniden değerlendirmesine yol açtı.
Salgın öncesinde şirketler çoğunlukla maliyetleri azaltmak, üretimi hızlandırmak ve küresel tedarik zincirlerinden yararlanmak üzerine yoğunlaşırken, salgın sonrasında tedarik güvenliği, stratejik stoklar ve üretim kapasitesi daha fazla önem kazandı.
Bu değişim, küreselleşmenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Ancak küresel ticaretin yalnızca maliyet ve verimlilik açısından değil, krizlere karşı dayanıklılık bakımından da değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. ABD, AB geçer not alamadı.
3. Ukrayna ve Gazze: Güvenlik, Enerji ve Uluslararası Hukuk
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik özel operasyonu, Avrupa’nın güvenlik anlayışını ve enerji politikalarını etkiledi. Avrupa ülkeleri savunma kapasitelerini geliştirme, enerji bağımlılıklarını azaltma ve NATO içindeki sorumluluklarını yeniden değerlendirme ihtiyacıyla karşı karşıya kaldı.
Gazze ve bölgesel olaylar ise Orta Doğu’daki güvenlik sorunlarının yanı sıra uluslararası hukukun uygulanması, insani yardım ve büyük güçlerin diplomatik tutumları konusundaki tartışmaları derinleştirdi.
Bu iki kriz, dünya düzeninde güvenlik sorunlarının artık yalnızca askeri alanla sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Enerji, ticaret yolları, teknoloji, diplomasi ve kamuoyu desteği de stratejik rekabetin unsurları haline geliyor.
Avrupa’nın Ukrayna savaşı karşısındaki savunma arayışları, ABD’nin güvenlik taahhütlerine ilişkin belirsizliklerle birlikte ele alınıyor. Güncel değerlendirmelerde, Avrupa ülkelerinin savunma tedarikini çeşitlendirme ve daha bağımsız kapasite oluşturma çabaları yetersiz kalıyor.
4. Trump ve Gümrük Tarifeleri: Ticaretin Siyasi Bir Araca Dönüşmesi
Donald Trump’ın ticaret politikaları, uluslararası ekonomik ilişkilerde önemli bir değişimi temsil ediyor. Gümrük tarifeleri, yalnızca yerli üretimi korumaya yönelik ekonomik araçlar olarak değil, ülkeler üzerinde siyasi ve diplomatik baskı oluşturmak amacıyla da gündeme geliyor.
Bu yaklaşım, serbest ticaret anlayışının karşısına ekonomik milliyetçilik ve stratejik korumacılık anlayışını çıkarıyor. Ülkeler, dış ticaret açıklarını, sanayi üretimini, kritik teknolojileri ve istihdamı ulusal güvenlik perspektifiyle değerlendirmeye başlıyor.
Tarifelerin yaygınlaşması, şirketlerin üretim merkezlerini, tedarikçilerini ve ihracat pazarlarını yeniden gözden geçirmesine neden olabilir. Bununla birlikte, tarifeler ticaret ortaklarının karşı önlemler almasına, maliyetlerin artmasına ve belirsizliğin büyümesine de yol açabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde küresel ticaretin temel sorusu yalnızca “Daha fazla ticaret nasıl yapılır?” olmayacak; aynı zamanda “Ticaret bağımlılıkları nasıl yönetilir ve ekonomik egemenlik nasıl korunur?” sorusu olacaktır.
(Devam edecek)

