Aşağı Epstein Yukarı Hürmüz

Machiavelli, ‘Prens’ de, bazen deliliği taklit etmenin çok akıllıca bir şey olduğunu yazar. Bu durum, liderlerin kamuoyundaki imajlarını dikkatlice yönetmelerini, hesaplanmış öngörülemezlik ile uluslararası istikrara yönelik gerçek tehditler  arasında ince bir denge kurmalarını gerektirir. Deli adam teorisinin başarılı şekilde uygulanması, bir liderin eylemlerinin pervasız veya dürtüsel olmaktan ziyade hesaplı ve amaçlı olduğu algısına bağlıdır. Nükleer ile başlayan, rejim, füzeler, vekil güçler gibi türlü nedenler sonunda gelip Hürmüz’e kadar dayandı. Ötesi ne olur?

Bizdeki ‘sakal- bıyık’ hikayesine döndü. Bir çıkmaz sokak gibi buraya birden gelinmediyse de bir labirentin içinde geziniliyor olduğunun işaretleri ilk Trump dönemine belki de öncelerine iniyor ve de İslamabad’ta ateşkes toplantısı arası belirsizlik tahtının devamıdır.  İsrail’den Lübnan’a yapılan saldırılar bıyık, Beyaz Saray’da ‘first lady’nin yaptığı Epstein açıklaması sakal sembolü biçiminde trafiği, Başkan’ın kimliği, seçim sistemi, halkın tercihleri üzerinden baskılıyor.

“Deli adam teorisi”(Mad Man) genellikle soğuk savaş döneminde Başkan Richard Nixon dış politikasıyla ilişkilendirilen bir siyasi kuramdır. O, hasım Sovyet Blok’u ülkelerinin liderlerine ABD Başkanının mantıksız ve dengesiz olduğu izlenimini vermeye çalıştı. Buna göre bu liderler öngörülmeyen bir ABD tepkisinden korkarak, ABD’ni kışkırtmaktan kaçınacaklardı.

Epey zamandır, nükleer, vekil güçler, füzeler, rejim unsurlarının öne sürüldüğü bahaneler, 7 Ekim ‘Akka Tufanı’ sonrasında iyiden iyiye elle tutulur hale geldi. Arada İbrahim Anlaşmaları, İran-Çin arasında imzalanan 25 yıllık Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması, Gazze, Suriye, Yemen, Lübnan, Irak, Kızıldeniz, Doğu Akdeniz gibi bölgelerde yaşananlar üst üste konulduğunda bir kum saati metaforu sonrasında ‘Hürmüz Boğazı’na vasıl oldu.

Yukarıdaki paragraf haliyle Ortadoğu’yu yakın çevresi ile içine alacak biçimde ilgilendiren konuları dar anlamda kavrıyor. Çerçeveyi genişletince ilintili ve bağlı başka başka konularla zenginleşmiş yeni düzen arayışları görülebilir. Bunu, 20. asır uluslararası ilişkilerinin artık bilinen şeklinden çok değişir sinyallerini farketmek anlamına geldiği biçiminde algılamalı.

Başta ABD içinde yaşanan siyasi, ekonomik ve sosyal değişimlerin Soğuk Savaşın bitmesinden sonra hanidir tek kutuplu görünen dünyaya yansıttığı verilerdir. ABD içerisinde kısa tarihinde yer etmiş Anglo Sakson etkinliğin soğumaya başladığı iklimde henüz 1950-60’ların Irkçılık veya İdeolojik ayrımcılığının unutulmadığı bir zaman içinde Lobitokrasi, Latino, İslamofobi vb. etnosentrizmi çıkıştadır. Bütün bunlar Transatlantik ilişkileri daha farklı dokulara taşıyor.

21.asır ilk çeyreğinde başlarında, halihazırda muhtelif krizlerin yaşanması gezegen içerisinde tüm devletler için çağa damgasını vuran alışkanlık haline gelmesinin ötesinde Çin Halk Cumhuriyetinin Dünya Ticaret Örgütüne(WTO) girmesi, Rus Federasyonunun, başta Almanya olmak üzere AB üyeleri için o yıllarda önemli enerji tedarikçisi haline gelmesi, BRİCS kuruluşu döneme damgasını vuran gelişmelerdendi. Sonrasında Kırım(2014), Brexit(2016), Covid-19(2020), Ukrayna(2022), İran(2026) ile devam eden halkalar var.

Demokrasiler için, bağımsız yargı, basın ve seçimler gibi kurumsal denetimlerle güç zehirlenmesini denetliyor olduğu düşüncesi vardır. Ancak şu da görülmüştür ki hiç bir büyük devlet yalnızca ahlaki sebeplerle stratejik çıkarlarından vazgeçmiyor. Buna ‘Batı’lı değerler’ de dahil olmak üzere sadece son asır, haydi vazgeçtik son elli seneyi kadraja aldığımızda dahi “dünya jandarması” kabul edilen, bir zamanların modern dünyanın örnek vatanı ABD’nin ‘Demokrasinin kalesi olduğu su götürür’.

Önceki İçerik

Demir Uzun

Diğer Yazarlar