Birey nezdinde hayatının her alanı ve anında tercihlerini ‘hür’, duygu ve düşüncelerini ‘emniyet’ ortamı içerisinde birleşik bütünlüğe sahip olarak yaşama karakteri vardır. Hürriyet ve güvenlik alanlarını bireysel ve toplumsal münasebetler dairesinde birlikte bir anlam ifade edebilmesinin güçlüğü tarihi olayların pratiğinde anlam bulur. İdeal görünen birbirini destekler mahiyetteki pozisyon aslında görünmeyen tarafında birbirini iten konumlardadır.
Tabiat ile ilişkiler çerçevesinde şekillenen hür ve emniyette olmak sınırları zamanla değişime uğrayarak muhtelif açılardan bağlayıcılık ve risk faktörlerini de barındırır olmuşlar, bir nevi zamanın ruhu anlayışında kabul görmüşlerdir.
Klan, kavim, sınıflar vb emniyetin hürriyetten daha öne çıktığı dar toplumsal yapılardan, onsekizinci asrın sonlarından itibaren bireyin eşit vatandaşlık haklarına sahip olarak sorumlulukları ve haklarının bulunduğunun kabul gördüğü modern idari devlet sisteminde kurumsal bazda güvenliği ve hürriyeti sürekli kılma taahhüdü söz konusudur.
Ancak kâğıt üzerinde kabul gören hak ve yükümlülüklerin pratikte tatbiki süreci, o zamana kadar tabiat kanunlarının şemsiyesinde salt güç üzerine sıcak temaslar ile tesis ve değişebilir olagelen izolasyon, egemenlik anlayışı ve kabullerinin hem kamu düzeni hem de bireylerin konumlarını siyasi manada şekillendirebilirliğinin çetin tecrübelerini taşır.
Eskilerdeki gibi tabii olmasa da daha sonraları hürriyet ve emniyet temelinde yükselen moral siyasetten uzun dönemler vazgeçmiş değillerdi.
1774 Bağımsızlık Bildirisi, 1789 Fransız İhtilali genelinde bütün insanların eşit yaratıldığı, onları yaratan Tanrı’nın kendilerine vazgeçilmez bazı haklar verdiği, bu haklar arasında; yaşama, özgürlük ve mutluluğu arama haklarının bulunması yer alır. Herkes için eşit hakları garanti altına almak için hazırlanan moral standartlara yoğunlaşır. Ancak üzerinden iki buçuk asır geçmesinden sonra gelinen noktada yaşananların ardından “eşit hakların” masada başka, tatbikatta başka olarak; bugün ne şekilde, nerelerde, ne anlam ifade ettiği ve hangi çevreler tarafından ne şekilde kullanıldığı konuları hayli düşündürücüdür.
Modern dünya ekonomi politik bir disiplin üzerinden yükselmiş olup, tatbikatın insanlık dışı taraflarının refah vaadi üzerinden perdelenerek kitleleri müreffeh kılma ödüllü olarak ekonomi politiğe medyun etme örtülü hedefidir. Münasebetler; hür ve emniyette olma hissinin tabiilikten öteye kuralları belirlenmiş ‘standardize fanus’ ortamında sürdürülebilirliği aşamasındadır.
Ekonominin ilkeleri en az siyaset kadar etik (kopuk- karşıt) dışı akışta ekonomi politik işlerlik taşırken, kitleler demokrasi ve özgürlük soslu bir refah vaadi üzerinden hümanizma hedefini terk eyledi. Sapmalar şöyle gelişiyordu; eşitsizlik vardı, lakin medeni toplumlar bunu yenmişlerdi, baskılar ve zulüm vardı, medeni dünya demokrasileriyle bunu aşmıştı, fukaralık vardı, medeni ülkeler çalışarak üreterek bunu ortadan kaldırmışlardı.
Oysa medeni dünyanın bunları ustalıkla hampaladığı dünyanın varlıklarıyla ve kendisi haricindeki dünyalara empoze ettikleri ile başardığı gerçeği ile ne yazık ki vahim neticelerine bulunan çareler başta iklim ve çevre olmak üzere geleceği tehdit eder mahiyette sürdürülebilirlik kazanmaya çalışmakla eşdeğerdi. Gelişmelerin ise genelde birey ve kitlelerin hürriyet ve emniyeti ile ilgili olumlu bir katkısı görünmüyordu.