Ardışık

Sanayi Devriminden itibaren insanoğlunun kol gücü asırlardır tarıma kodlanmış konumundan, yaygın olduğu kadar belirli bölgelerde yoğun karakterde standart emek formuna geçiyordu. Avrupa kıtasından Yeni Dünya’ya göç, Avrupa’da henüz ve hızlı sanayileşmenin giderek ideolojik baskı altına alıyor olduğu sermaye ile toplumsalın devrimci şiddetini yaymaya da yönelikti.

Avrupa’da 1830, 1848 devrimlerinde ‘geliyor gelmekte olan’ mesajı; Avrupa sanayi, aristokrat eliti için 1856 Kırım Harbi ile Rusya ve Osmanlı istikametindeki gelişmelerle oyalanmaya yönelmekti. Vladimir İliç’in(Lenin) trenle St.Petersburg’a ihracı ile Bolşevizm, Balkan Savaşları neticesi İttihat Terakki iktidarı, ideoloji ağırlıklı paralel siyasi ve sosyal girişimlerdi. Halkların ve coğrafyanın hafızasına kazınması, uyanık olunması gerektiğini unutmamak için bu gerçekleri kayda geçiriyoruz.

İlaveten iki dünya savaşı döneminde ve çöktürülen imparatorlukların topraklarında kurulan hesaplar da biliniyor, bu konuda sık sık yazılar kaleme alınıyor.

İki Büyük savaş sonrası devam edegelen soğuk savaş döneminde gelişmiş Batı’nın kendine göre tehditlere karşı direnebilmesinin yolu ABD ile ittifak sayesinde var olageldi.

Tarih boyunca hemen her devletin içinde farklı güç odakları ortaya çıkmıştır. Bu yapıların önemli bir kısmı, devletleri içeriden zayıflatan unsurlar olarak değerlendirilmiştir.

Peki 2026’da durum nedir?

Rubio: “Tüm gezegeni sonsuza dek korumak Amerika’nın görevi değil.”
Macron: “Pekala. Peki İran’a karşı yasadışı bir savaş başlatmanızı kim emretti?”

İki replika, gayri samimi durumu kısaca özetlemekte ABD’nin stratejik önceliği Çin ile rekabet olmalıydı. Güç dengesi açısından bakıldığında en az maliyetli ve en rasyonel strateji buydu.
Ancak Washington, İran ile doğrudan karşı karşıya geldi.

Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Bu süreç en çok kimin işine yaradı?

Bu tabloyu şekillendiren aklın ”küresel vatandaşlık” üzerinden bir perspektife sahip olduğu yönünde değerlendirmeler yapılabilir. Ancak aynı süreçte Çin’in ve İngiltere’nin elde etmeye çalıştığı stratejik kazanımlar görmezden gelinebilir mi? Peki İran bu denklemin neresinde duruyor?

İran, yaşanan gelişmeleri yalnızca dış politika açısından değil, kendi iç dengeleri bakımından da bir fırsata dönüştürmeye çalıştı. Aynı zamanda küresel masada yeniden ağırlık kazanmak ve kaybettiği etkinliği geri almak için oluşan zemini değerlendirdi.

İran’ı zayıflatacağı düşünülen stratejinin sonunda güç kaybedenler listesine ABD de eklenmiş görünmektedir.

Bugün Trump neden bu kadar sert bir siyaset izliyor?
Çünkü Çin’e yönelen Amerikan sermayesini durdurmaya çalışıyor.

Peki hangi sermaye?
II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında yaşanan ekonomik ve jeopolitik dönüşüm ile bugün yaşananlar arasında benzerlikler var mı?
Belki de üzerinde en çok düşünülmesi gereken soru budur.

ABD artık kendi içindeki güç mücadelesiyle yüzleşmek zorundadır. Çünkü ABD içerisindeki lobitokrasinin ABD’nin küresel gücünü yıprattığını ve stratejik kapasitesini zayıflattığını düşünenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.

Trump’ın İsrail’e ne ölçüde mesafe koyabileceği de ABD içindeki bu güç odaklarıyla ne ölçüde mücadele edebileceğine bağlı olacaktır. Gelinen noktadaki gerçek; ABD, uzun yıllardır görmezden geldiği bir çok soruyla artık yüzleşmeye başlamıştır.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar