Dünya siyaseti yeni bir dönemin eşiğinde. ABD ve İsrail’de yaklaşan seçimler, Avrupa’da ise giderek güçlenen sağ ve aşırı sağ hareketler, önümüzdeki dönemin yalnızca siyasi dengelerini değil, ekonomi, dış politika ve uluslararası ilişkileri de etkileyebilecek bir tablo ortaya koyuyor.
ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, İsrail’de Binyamin Netanyahu hükümetinin politikaları ve Avrupa’da yükselen milliyetçi hareketler birbirinden farklı gelişmeler gibi görünse de ortak bir noktada buluşuyor: Geleneksel siyasi dengeler zayıflıyor ve seçmenlerin önemli bir bölümü mevcut düzene karşı daha sert, daha milliyetçi ve daha korumacı seçeneklere yöneliyor.
ABD ve İsrail’de yapılacak seçimler bu nedenle sıradan seçimler olmayacak. Her iki ülkede de seçmen, yalnızca hükümeti değil, ülkenin nasıl yönetileceğine ilişkin daha temel bir tercihi ortaya koyacak. ABD’de Trump yönetiminin kurumlarla, uluslararası kuruluşlarla ve geleneksel ittifaklarla ilişkisi tartışılırken, İsrail’de Netanyahu yönetiminin yargı, güvenlik ve Filistin politikaları üzerinden yarattığı tartışmalar seçimin önemini artırıyor.
Bu seçimlerin sonucu yalnızca Washington ve Tel Aviv’i ilgilendirmeyecek. ABD’nin dış politika tercihleri NATO’dan Avrupa güvenliğine, ticaretten Ortadoğu politikalarına kadar geniş bir alanı etkiliyor. İsrail’deki siyasi tercihlerin ise Gazze, Filistin meselesi ve bölgesel dengeler üzerinde doğrudan sonuçları bulunuyor.
Ancak dünyanın siyasi dönüşümü yalnızca ABD ve İsrail ile sınırlı değil.
Avrupa’da da uzun zamandır biriken ekonomik ve toplumsal sorunlar siyasetin yönünü değiştiriyor. Sanayinin rekabet gücündeki gerileme, refah devletinin zayıflaması, göç ve güvenlik tartışmaları, hayat pahalılığı ve merkez partilere duyulan güvenin azalması, sağ ve aşırı sağ partilerin güç kazanmasına zemin hazırlıyor. Bir araştırmaya göre Avrupa’da yaklaşık her dört seçmenden biri aşırı sağ partilere yönelmiş durumda.
Almanya’daki AfD’nin son dönemde elde ettiği başarı bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Parti özellikle Doğu Almanya’da güçlü bir seçmen desteği oluştururken, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de benzer siyasi hareketlerin yükseldiği görülüyor. Fransa, Avusturya, İtalya, Portekiz, İspanya ve bazı Kuzey Avrupa ülkelerinde sağın etkisi giderek artıyor.
Bu yükselişi yalnızca ideolojik bir değişim olarak görmek yeterli değil. Ekonomik ve sosyal kaygılar da seçmenin tercihlerini belirliyor. İnsanlar işlerini, gelirlerini, güvenliklerini ve geleceklerini tehdit altında hissettiklerinde mevcut siyasi düzene tepki gösterebiliyor. Özellikle merkez sol partilerin çalışan kesimlerle bağlarının zayıflaması, sağ popülist hareketlerin bu boşluğu doldurmasına imkân veriyor.
Burada önemli bir değişim yaşanıyor: Küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki fark siyasete yansıyor. Büyük şehirlerde eğitimli ve küresel dünyaya açık kesimler daha liberal politikaları desteklerken, taşrada ve ekonomik dönüşümden daha fazla etkilenen bölgelerde milliyetçi ve korumacı söylemler güçleniyor. Avrupa’daki siyasi ayrışmanın önemli nedenlerinden biri de bu.
Önümüzdeki dönemde ABD, İsrail ve Avrupa’daki seçimlerin birbirinden bağımsız sonuçlar üretmesi beklenmemeli. Çünkü bugün dünya siyaseti birbirine geçmiş durumda. ABD’de daha içe dönük ve korumacı bir siyaset güçlenirse Avrupa üzerindeki güvenlik ve ekonomik baskılar artabilir. Avrupa’da aşırı sağın yükselişi devam ederse AB’nin göç, ticaret, savunma ve dış politika alanlarında ortak karar alması zorlaşabilir. İsrail’de mevcut siyasi çizginin güç kazanması ise Ortadoğu’daki gerilimlerin daha uzun süre gündemde kalmasına yol açabilir.
Bütün bu gelişmeler Türkiye açısından da önem taşıyor.
Türkiye, Avrupa ile Ortadoğu arasında bulunan ve küresel ticaretin önemli güzergâhlarından biri olan bir ülke olarak bu siyasi değişimlerden doğrudan etkilenebilir. Avrupa’da korumacı politikaların güçlenmesi Türkiye’nin ihracatını, göç politikalarındaki değişimler Avrupa-Türkiye ilişkilerini, Ortadoğu’daki gelişmeler ise güvenlik ve enerji dengelerini etkileyebilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemi yalnızca “kim seçimleri kazanacak?” sorusuyla değerlendirmek yeterli olmayacak. Asıl soru, seçimlerden sonra dünyanın hangi siyasi yöne gideceği olacak.
Daha milliyetçi ve korumacı bir dünya mı?
Daha otoriter yönetimlerin güç kazandığı bir dönem mi?
Yoksa seçmenlerin mevcut siyasi yapılara verdiği tepki, zaman içinde daha dengeli ve yeni bir demokratik siyaset anlayışının ortaya çıkmasına mı yol açacak?
Dünyada siyasi dengeler değişiyor. Sandıklar artık yalnızca iktidarları belirlemiyor; ülkelerin demokrasi anlayışını, ekonomik yönelimlerini ve dünyayla ilişkilerini de şekillendiriyor.
Önümüzdeki birkaç yılın temel özelliği de büyük ihtimalle bu olacak: Siyasette değişim hızlanacak, eski dengeler zayıflarken yeni güç merkezleri ortaya çıkacak.Ve bu değişimin etkileri, seçim sandıklarının kurulduğu ülkelerin çok daha ötesine taşınacak.

