EBSO Meclisi’ne konuk olan TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, “Belirsizliği yönetmemiz gereken yeni bir dönem. Dünün ezberleriyle hazırlanmış planlarla yarının sonuçlarını alamayız. Koşullar sürekli değişirken, bir kez yazılıp rafa kaldırılan planlarla sonuç alamayız” dedi
SEREN KARAŞAHİN
Ege Bölgesi Sanayi Odası’nın (EBSO) ağustos ayı meclis toplantısı Meclis Başkanı İbrahim Gökçüoğlu başkanlığında İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi (İAOSB) yeni hizmet binasında gerçekleşti. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ozan Diren ağustos ayı meclisine konuk oldu. Yaptığı konuşmada üç ana başlığa odaklanan Diren, Türkiye’nin ekonomi ve sanayi politikasına, Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilere ve son olarak yeşil ve dijital dönüşüme vurgu yaptı. Günümüzde rekabet gücünün olmazsa olmazlarının yeşil ve dijital dönüşüm olduğunu kaydeden Diren, “Bugünün baskısını yönetirken yarının üretim kapasitesini tüketemeyiz” dedi.
Ticaret kurallarının değiştiğini belirten Diren, “Belirsizlikle yaşamayı, daha önemlisi belirsizliği yönetmeyi öğrenmemiz gereken yeni bir dönem. Böyle bir dünyada dünün ezberleriyle hazırlanmış planlarla yarının sonuçlarını alamayız. Koşullar sürekli değişirken, bir kez yazılıp rafa kaldırılan planlarla sonuç alamayız” dedi.
Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve enerji yollarındaki risklerin tedarik zincirlerinde yeni kırılganlıklar yarattığını ifade eden Diren, küresel enflasyon beklentilerinin de yükseldiğini dile getirdi. Bir yandan da yapay zekâ yatırımlarının da gelişmiş ekonomilerde büyümenin önemli motorlarından biri haline geldiğini söyleyen Diren, “Yapay zekanın uzun vadede üretkenliğinin artırması bekleniyor ancak bu yatırımların finansmanı, beklenen getirinin ne zaman oluşacağı ve işgücü piyasalarındaki geçişin nasıl yönetileceği konusunda ciddi sorular var. Teknolojiyi yalnızca verimlilik başlığı olarak değil; insan kaynağı, eğitim ve sosyal uyum başlığı olarak da ele almak zorundayız” diye konuştu.
Doğru teşhis, ortak yön, güçlü uygulama kapasitesi
ABD, Çin ve Avrupa Birliği arasındaki ekonomik ve teknolojik rekabetin korumacılığı beslediğini söyleyen Diren, Çin’deki üretim fazlasının Türkiye’nin kritik ihracat pazarları üzerinde baskı oluşturduğunu da kaydetti. Hindistan’ın da yeni bir küresel üretim gücü olduğuna değinen Diren, Türkiye’nin potansiyelinin kendinden üstünlüğe dönüşmeyeceğini belirtirken, doğru teşhis, ortak bir yön ve güçlü uygulama kapasitesi gerektiğinin altını çizdi.
Türkiye’nin üç yıldır makroekonomik dengelenme ve istikrar arayışında olduğunu ifade eden Diren, programın başarılı ya da başarısız olması ikileminin doğru olmadığını dile getirdi. Para ve maliye politikasının çerçevenin temel unsurlarından olduğunu fakat yeterli gelmediğini söyleyen Diren, “Tartışmamız gereken programı terk etmek değil, eksik ayağını tamamlamaktır. Geçmişte reformlarla desteklenen bir programla enflasyonu tek haneye düşürdük. Daha önce başardık. Şimdi de başarmamamız için bir neden yok. Bunun koşulu, temel ayağı, yani reformları eksik bırakmamaktır” dedi.
“Kısa vadeli çözüm, yarının problemi olmamalı”
Yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 30 civarında olduğunu hatırlatan Diren, geçen yıl MB’nin 2026 sonu tahmininin yüzde 16 olduğunu söyleyerek, “Ağustos Enflasyon Raporu’nda tahmin yüzde 28’e yükseltildi. Bu sapma bize, yapısal ve arz yönlü politikaları hızlandırmamız gerektiğini açıkça gösteriyor. Enflasyon yalnızca fiyatların artması değildir. Ücretlerin satın alma gücünü azaltır. Şirketlerin planlama ufkunu kısaltır. Yatırım iştahını zayıflatır. Finansman maliyetini yükseltir. Gelir dağılımını bozar; ekonomiye ve kurumlara duyulan güveni aşındırır. Bu nedenle enflasyonla mücadeleden vazgeçemeyiz. Fakat yalnızca talebi baskılayan araçlarla ilerlemek, sanayi üzerindeki baskıyı uzatır. Kısa vadede talep koşullarını dengelerken, orta vadede arz kapasitesini, üretkenliği ve verimliliği artırmalıyız. Kur önemlidir. Faiz önemlidir. Finansman maliyeti önemlidir. Fakat bunların hiçbiri tek başına sorunların kapsamlı bir teşhisi değildir. Kısa vadeli çözüm, yarının problemi olmamalı” ifadelerini kullandı.
Asgari ücrette de iki gerçeği aynı anda görmenin bir zorunluluk olduğunu dile getiren Diren, şöyle konuştu: “Çalışanın geçim ihtiyacı da şirketlerin maliyet baskısı da gerçektir. Kalıcı çözüm: enflasyonu düşürmek, verimliliği artırmak ve gelir dağılımını iyileştirmektir. İhracatta da arzu ettiğimiz ivmeyi yakalayamadık. İhracat 2025 yılında yüzde 4,5 arttı. 2026’nın ilk yedi ayında artış yüzde 3,4 oldu. Aynı dönemde dış ticaret açığı yüzde 8,2 genişledi. Hacim bazında baktığımızda ise ihracatımız daralıyor.”
İhracatta rekabetçiliğin yalnızca ürünün katma değeriyle belirlenmediğine dikkati çeken Diren, ara malı, enerji, işgücü ve finansman maliyetlerinin seyrinin de belirleyici olduğunu kaydetti.

“Emek yoğun sektörler küçülme baskısı altında”
Emek yoğun sektörlerin küçülme baskısı altında olduğunu vurgulayan Diren, savunma sanayii dışında imalatın geneline yayılan bir teknoloji atılımının henüz gerçekleşmediğini beirterek, “Yüksek teknolojili ürünlerin toplam ihracatımızdaki payı yaklaşık yüzde 3,5. OECD ortalaması ise yüzde 21 düzeyinde. Dönüşümü planlı yöneten ülkeler sektörlerini ortadan kaldırmıyor; teknolojik dönüşümü sağlıyor ve üretim kapasitesini daha yüksek teknoloji alanlarına taşıyor. Sanayinin kısa vadede nefes alanına, orta vadede ise kamu ve özel sektörün aynı hedefler etrafında hizalanmasına ihtiyacı var” dedi.
“Dezenflasyon hedefinden vazgeçilmemeli”
Diren, beklenti ve taleplerini şu sözlerle ifade etti: “Burada önerdiğimiz şey genel ve kontrolsüz bir parasal gevşeme değildir. Dezenflasyon hedefinden vazgeçilmesini de istemiyoruz. İhtiyacımız olan çerçeve hedefli, seçici ve şeffaf olmalıdır. Süresi belli olmalı, performans koşuluna bağlanmalı ve etkisi ölçülmelidir. Kısa vadede reel sektörün likidite ve işletme sermayesi ihtiyacı ele alınmalıdır. İhracat siparişleri finanse edilmeli, kayıtlı istihdam korunmalı, üretimin ani biçimde durması önlenmelidir. Aynı zamanda verimlilik yatırımları desteklenmeli; otomasyon ve dijitalleşme hızlandırılmalıdır. Enerji verimliliği ve yeşil dönüşüm finanse edilmeli, teknoloji ve stratejik kapasite yatırımları büyütülmelidir. İhracatta katma değeri artıran projelere öncelik verilmelidir. Destekler mevcut yapıyı olduğu gibi korumamalı; şirketi ve sektörü bir sonraki rekabet düzeyine taşımalıdır. Başarıyı kullandırılan kaynakla değil; verimlilik, ihracat, teknoloji, enerji tasarrufu ve kayıtlı istihdam etkisiyle ölçmeliyiz. Kayıt dışılıkla mücadele de kritik önemdedir. Kayıt içinde kalan, yatırım yapan, istihdam yaratan ve kurallara uyan firmaların haksız rekabetle yıpranmadığı bir zemine ihtiyacımız var.”
Gümrük Birliği’nde modernizasyon talebi
Öncelikli ele alınması gereken konulardan birinin Gümrük Birliği’nin modernizasyonu olduğunu dile getiren Diren, “Türkiye ile Avrupa arasındaki ekonomik ortaklığın stratejik niteliğine ilişkin güçlü bir zemin var fakat bu zemini somut kurallara, karşılıklı taahhütlere ve uygulama mekanizmalarına dönüştürmek zorundayız. AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmaları Türkiye için asimetri yaratıyor. AB yeni pazarlara avantajlı erişim sağlarken Türk üreticisi aynı hakka otomatik olarak sahip olamıyor; buna karşılık üçüncü ülke ürünleri AB üzerinden Türkiye pazarına erişebiliyor. Bu yapısal sorunu daha fazla erteleyemeyiz” diye konuştu.
AB Sanayi Hızlandırıcı Yasası ve “Made in Europe” yaklaşımının yalnızca teknik bir mevzuat olmadığını belirten Diren, Türkiye’nin buraya dahil edilmesi gerektiğini söyledi. Diren, “Kamu alımları, gümrük süreçleri, KVKK-GDPR uyumu, Emisyon Ticaret Sistemi ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, yapay zekâ, siber güvenlik ve dijital düzenlemeler öncelikli alanlardır. Bu bütünün bir diğer tamamlayıcı unsuru bağlantısallıktır. Bağlantısallığı yalnızca yol, liman ve demiryolu olarak göremeyiz. Fiziksel ulaştırma ağlarını enerji ve dijital altyapıyla; bunları da sanayi bölgeleri ve üretim kapasitesiyle birlikte planlamalıyız. İzmir ve Ege, limanları, organize sanayi bölgeleri, enerji altyapısı ve Avrupa bağlantısıyla bu mimarinin doğal merkezlerinden biridir” dedi.
Diren, COP31 sürecinin de yalnızca diplomatik görünürlük değil, sanayinin dönüşüm finansmanına erişimi için önemli bir fırsat olduğunu dile getirdi.
Türkiye’nin ihtiyacının, makro istikrar ile üretim dönüşümünü aynı çerçevede ele alan yeni bir rekabetçilik gündemi olduğunu belirten Diren, “Gündem, enflasyonla mücadeleden taviz vermeden sanayinin dönüşüm kapasitesini güçlendirmeyi; Avrupa Birliği ile daha derin ve kurallara dayalı bütünleşmeyi; yeşil ve dijital dönüşümü maliyet değil rekabet avantajı olarak görmeyi; insan kaynağını sanayi politikasının merkezine koymayı ve yatırım ortamında öngörülebilirliği güçlendirmeyi gerektiriyor” ifadelerini kullandı.

