“Hedefimiz 282 milyar $ ile sınırlı olmamalı”

Seda Gök Ticaret Gazetesi

Türkiye ihracatta 2026 için belirlediği 282 milyar dolar hedefe yaklaşırken, Orta Vadeli Program ile birlikte çıta 2029 yılına kadar daha da yükseliyor. 2026’nın Ocak-Ağustos döneminde 185 milyar dolara ulaşan mal ihracatı, yıllıklandırılmış bazda 280,3 milyar dolara çıkarken, ihracatçı cephesinde artık yalnızca 282 milyar dolar hedefin yakalanması değil, bu seviyenin üzerine nasıl çıkılacağı tartışılıyor. Küresel ticarette korumacılığın arttığı, jeopolitik risklerin sürdüğü ve üretim maliyetlerinin ihracatçının rekabet gücü üzerindeki baskısını artırdığı bir dönemde, Türkiye’nin önündeki en önemli sınavlardan biri de ihracatı sürdürülebilir biçimde büyütmek.

Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkanı ve Ege Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Muhammet Öztürk, Türkiye’nin ihracat hedeflerine ulaşabilmesi için rekabetçi üretim ortamının güçlendirilmesi, ihracat finansmanının daha erişilebilir hale getirilmesi ve kur-enflasyon dengesinin ihracatçının önünü görebileceği bir yapıya kavuşması gerektiğini söylüyor.

Öztürk, Türkiye’nin bundan sonraki ihracat artışının yalnızca miktar üzerinden değil, yüksek teknoloji, tasarım, markalaşma ve katma değer üzerinden şekillenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ege’nin de bu dönüşümde önemli bir potansiyel taşıdığını belirten Öztürk, bölgenin 2029 yılında Türkiye’nin 450 milyar dolar toplam ihracat hedefinde 50 milyar dolar katkı sağlayabileceğini ifade ediyor. Sanayiden tekstile, madencilikten tarım ve gıdaya kadar Ege’nin güçlü üretim altyapısının daha yüksek katma değerli ihracata dönüştürülmesi gerektiğini vurgulayan Öztürk, aynı zamanda gıda ihracatının üretim ve arz güvenliğiyle birlikte ele alınması gerektiğinin altını çiziyor. Türkiye’nin ihracatta yeni hedeflerini, ihracatçının rekabet gücünü, Ege’nin dönüşüm ihtiyacını ve gıda sektörünün stratejik konumunu Muhammet Öztürk ile konuştuk.

Küresel ticarette korumacılığın arttığı, jeopolitik risklerin ve belirsizliklerin yükseldiği bir dönemde Türkiye’nin ihracat performansına baktığımızda, ihracatımızın artışını sürdürmesini önemli buluyoruz.

2026 yılının Ocak-Ağustos döneminde ihracatımız yüzde 4 artışla 185 milyar dolara ulaştı. Yıllıklandırılmış ihracatımız ise Ağustos itibarıyla 280,3 milyar dolar seviyesine çıktı. Dolayısıyla 2026 yılı için ortaya konulan 282 milyar dolar hedef artık ulaşılabilir bir mesafede. Ege İhracatçı Birlikleri’nin performansına baktığımızda 2026 yılının Ocak-Ağustos döneminde ihracatımız yüzde 5 artışla 12 milyar 784 milyon dolar olurken son bir yıllık dönemde ihracatımız yüzde 4 artışla 19 milyar 129 milyon dolar olarak gerçekleşti. Türkiye’nin ihracattaki artış hızıyla uyumlu bir tablo sergiledik. Ancak bizim açımızdan asıl mesele 282 milyar dolara ulaşmak değil, bunun üzerine sürdürülebilir bir şekilde çıkabilmek. Çünkü ihracatçımız bugün sadece dış talebin zayıflığıyla değil; yüksek üretim maliyetleri, finansmana erişim, kur-enflasyon dengesi ve uluslararası rekabet koşullarıyla da mücadele ediyor. Ekonomistlerin hesaplamalarına göre USD/TL kurunun bugünkü seviyesinin en az yüzde 50 üzerinde olması gerekiyor. Bu fark ihracatçılarımız için tolere edilebilir değil. Yeni OVP’de ihracat finansmanının güçlendirilmesi, ihracat sigortasının etkinliğinin artırılması, yeni pazarlara erişimin desteklenmesi, yüksek ve orta-yüksek teknolojili üretimin artırılması, yeşil ve dijital dönüşümün hızlandırılması gibi başlıkların önceliklendirilmesini olumlu karşılıyoruz. Bunların sahada somut ve hızlı biçimde karşılık bulması gerekiyor.

2027 ve sonrasında ihracat hedeflerinin yakalanabilmesi için öncelikle rekabetçi üretim ortamını yeniden güçlendirmeliyiz. Bunun yolu enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesinden geçiyor. Ancak dezenflasyon sürecinde ihracatçının üretim ve ihracat kapasitesini kaybetmemesi de son derece önemli. Özellikle emek yoğun sektörlerde seçici ve hedef odaklı desteklerin artırılması gerektiğini düşünüyoruz.

Bunun yolu enflasyonun kalıcı biçimde düşürülmesinden geçiyor. Ancak dezenflasyon sürecinde ihracatçının üretim ve ihracat kapasitesini kaybetmemesi de son derece önemli. Özellikle emek yoğun sektörlerde seçici ve hedef odaklı desteklerin artırılması gerektiğini düşünüyoruz.

İkinci olarak ihracat finansmanını daha erişilebilir ve öngörülebilir hale getirmeliyiz. İhracatçı yatırım yapacak, kapasitesini artıracak, yeni pazarlara girecek; bunun için uygun maliyetli ve uzun vadeli finansmana ihtiyacı var. OVP’de de üretim ve ihracatla doğrudan bağlantılı finansman mekanizmalarının etkinliğinin artırılması ve krediye erişimin güçlendirilmesi açıkça vurgulanıyor. Üçüncü başlık katma değerli ve teknoloji yoğun ihracat. Artık sadece daha fazla ürün satmayı değil, aynı ürünün daha yüksek katma değerli versiyonlarını üretip ihraç etmeyi hedefliyoruz.  Ar-Ge, yapay zekâ, dijitalleşme, otomasyon ve yeşil dönüşüm yatırımlarını ihracat stratejisinin merkezine koyuyoruz. Son yıllarda orta-yüksek ve yüksek teknoloji ürün ihracatının payı toplam ihracatımızda yüzde 43,5’e yükseldi.

2026 yılı Ocak-Ağustos döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre orta yüksek ve yüksek teknolojili ihracatımız 4,1 milyar dolar artış gösterdi.  Türk ihracatçısı mevcut durumda Uzakdoğu ülkeleriyle fiyat rekabetine giremeyeceğinin farkında. Orta yüksek ve yüksek teknolojili ürünlere yönelmiş durumda.

İhracatçılar olarak pazar çeşitliliğini artırmak için de çaba gösteriyoruz. Avrupa Birliği bizim için vazgeçilmez bir pazar olmaya devam ederken, Uzak Doğu, Afrika, Orta Doğu, Türk Cumhuriyetleri ve Amerika kıtası gibi pazarlardaki varlığımızı güçlendirmeye çabalıyoruz.  Ticaret diplomasisi, sektörel ticaret heyetleri, fuarlar, alım heyetleri, URGE ve TURQUALITY Projelerini bu stratejimizin bir parçası olarak görüyoruz.  Özetle; 282 milyar dolar hedefi önemli ama bizim çıtamız bununla sınırlı olmamalı.

Türkiye’nin ihracatta daha yüksek hedeflere ulaşabilmesi için rekabetçi kur, düşük ve öngörülebilir enflasyon, uygun maliyetli finansman, güçlü üretim altyapısı, yüksek katma değer ve pazar çeşitliliğini aynı anda sağlayan bir ihracat ekosistemi oluşturmalıyız. İhracatçının önünü açtığımızda Türkiye’nin büyüme hedeflerine ulaşmasının da çok daha sağlıklı bir zemine oturacağına inanıyoruz.


Uzakdoğu ile fiyat rekabetine giremeyiz

Ege Bölgesi, Türkiye’nin ihracatında miktar olarak güçlü olduğu kadar, sektör çeşitliliği açısından da çok önemli bir üretim ve ihracat merkezi. Tarım ve gıdadan tekstile, hazır giyimden demir ve demirdışı metallere, madencilikten otomotive, kimyadan iklimlendirmeye kadar geniş bir üretim altyapımız var.  2026 yılının ilk yedi ayında Ege Bölgesi 25 milyar 526 milyon dolar ihracat rakamına ulaştı. Bu tablo bize önemli bir güç veriyor. Ancak önümüzdeki dönemde bu gücü daha yüksek katma değere dönüştürmemiz gerekiyor. Ben Ege’nin dönüşümünü birkaç başlıkta ele alıyorum. Birincisi sanayimiz. Demir-çelik, metal, makine, otomotiv yan sanayi ve kimya gibi sektörlerde yalnızca hammadde veya ara malı ihracatından daha fazla nihai ürün, tasarım, teknoloji ve marka ihracatına geçmemiz gerekiyor.  Özellikle Ege Bölgesi ihracatını domine eden İzmir, Manisa ve Denizli başta olmak üzere sanayi altyapımızı Ar-Ge, otomasyon, yapay zekâ ve dijital üretim teknolojileriyle güçlendirmeliyiz.  Türkiye’de serbest bölgelerin ihracatının yaklaşık dörtte birini gerçekleştiren Ege Serbest Bölgesi’nde yüksek katma değerli üretimin kilogram başına ihracat değerinin Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde olması, doğru üretim modeliyle nelerin başarılabileceğini gösteren önemli bir örnek.


Ege’nin 2029 hedefi; 50 milyar $  

İkinci önemli alan tekstil ve hazır giyim. Ege’nin bu alanda çok güçlü bir üretim kültürü ve ihracat tecrübesi var. Ancak artık sadece daha fazla ürün satmak yeterli değil. Teknik tekstiller, fonksiyonel kumaşlar, sürdürülebilir ve geri dönüştürülmüş ürünler, tasarım ve markalı ürünlere daha fazla ağırlık vermeliyiz. Kilogram başına ihracat değerini yükseltecek dönüşüm burada kritik önem taşıyor. Tarım ve gıdada ise Ege’nin çok büyük bir potansiyeli var. Bölge 2025 yılında 7,5 milyar doların üzerinde tarım ürünü ihracatı gerçekleştirdi ve Türkiye’nin tarım ihracatından yaklaşık yüzde 21 pay aldı. Buradaki hedefimiz tarımsal üretimi azaltmak değil; tam tersine, tarımsal üretim gücümüzü işlenmiş, ambalajlı, markalı ve tüketiciye doğrudan ulaşan ürünlere dönüştürmek olmalı. Madencilikte de önemli bir dönüşüm alanımız var. Ege’nin özellikle doğal taşta dünyada güçlü bir üretim ve ihracat altyapısı bulunuyor. Burada da blok veya ham ürün ihracatı yerine tasarım, işleme teknolojisi, mimari çözümler ve markalaşma üzerinden daha yüksek katma değer yaratmalıyız. Doğal taşımızı sadece bir hammadde değil, tasarım ve mimari ürün olarak konumlandırmamız gerekiyor. Bir diğer başlık mobilya ve orman ürünleri. Burada tasarımın ihracat değerini doğrudan artırdığı sektörlerden söz ediyoruz. Ege’nin tasarım gücünü üretim kapasitesiyle birleştirerek markalı, özgün ve yüksek fiyat segmentinde ürünler geliştirmesi gerekiyor. Dolayısıyla Ege’nin OVP hedeflerine katkısını yalnızca ihracat rakamını büyüterek değil, ihracatımızın kilogram değerini yükselterek vermemiz gerekiyor. Bunun için Ar-Ge, tasarım, markalaşma, dijitalleşme, yapay zekâ ve yeşil dönüşüm yatırımlarını ihracat politikasının merkezine almalıyız.  Ege Bölgesi olarak 2029 yılındaki 450 milyar dolar ihracat hedefimize 50 milyar dolar katkı vereceğimize inanıyoruz. Biz Ege İhracatçı Birlikleri olarak önümüzdeki dönemde tam da bu noktaya odaklanıyoruz. İhracatçımızın yeni pazarlara ulaşmasını sağlarken aynı zamanda ürününü daha yüksek katma değerle ihraç edebilmesi için tasarım yarışmalarından sektörel ticaret heyetlerine, UR-GE çalışmalarından TURQUALITY süreçlerine kadar bütün araçları daha etkin kullanmamız gerekiyor. Türkiye’nin ihracat hedeflerine Ege’nin vereceği en güçlü katkı, daha fazla ürünü daha ucuza satmak değil; daha teknolojik, daha tasarımlı, daha markalı ve daha yüksek katma değerli ürünleri dünya pazarlarına sunmak olacak.


“Reeskont kredi limitinin 6 milyar TL’ye çıkarılması gerekiyor”

İhracat hedeflerine ulaşmak istiyorsak, öncelikle ihracatçımızın küresel rekabet gücünü koruyacak bir maliyet ve finansman ortamı oluşturmalıyız.  Bugün ihracatçı; finansman maliyeti, enerji, işçilik, hammadde ve kur-enflasyon dengesi gibi birçok başlıkta aynı anda mücadele ediyor. Bizim açımızdan mesele yalnızca ihracat rakamını artırmak değil, ihracatçının bu rekabeti sürdürülebilir şekilde yapabilmesini sağlamak. Burada kamuya çok önemli görevler düşüyor. Öncelikle ihracat finansmanının daha uygun maliyetli, uzun vadeli ve öngörülebilir hale getirilmesi gerekiyor. Türk Eximbank’ın günlük 5 milyar TL olan reeskont kredi limitinin 6 milyar TL’ye çıkarılması gerekiyor. Reeskont kredilerinde ihracatçılarımızın taleplerinin daha hızlı karşılanabilmesi lazım.  Finansman mekanizmalarının özellikle yatırım, kapasite artışı, yeşil ve dijital dönüşüm ile yeni pazarlara giriş yatırımlarını daha güçlü desteklemesini bekliyoruz. OVP’de de ihracatçıların uygun koşullarda finansmana erişiminin güçlendirilmesi ve yüksek katma değerli ihracatın finansmanında yeşil ve dijital dönüşümün önceliklendirilmesi öngörülüyor. Enerji maliyetleri ve istihdam üzerindeki yükler konusunda da ihracatçının uluslararası rakipleriyle arasındaki maliyet farkını gözeten mekanizmalar geliştirilmesi önemli. Özellikle emek yoğun sektörlerde üretim kapasitesinin korunması gerekiyor.  Emek yoğun sektörlerde çalışan başına verilen 3 bin 500 TL’lik desteğin 5 bin TL’ye çıkarılmasını istiyoruz. Destek verilen sektörlerin genişletilmesini de talep ediyoruz. Kur konusunda öngörülebilir ve rekabet koşullarını gözeten bir kur-enflasyon dengesi oluşturulmasını istiyoruz. İhracatçı önünü görmek istiyor. Yatırım kararını, fiyatlamasını ve uzun vadeli satış sözleşmesini hangi koşullarda yapacağını bilmek istiyor. Öngörülebilirlik, bugün en az maliyet kadar önemli bir rekabet unsuru haline geldi. Özel sektör tarafında da dönüşüm kaçınılmaz. Firmalarımızın verimliliklerini artırması, enerji verimliliğine yatırım yapması, dijitalleşmesi, otomasyon ve yapay zekâdan daha fazla yararlanması, tasarım ve markalaşmaya ağırlık vermesi gerekiyor. Daha yüksek katma değerli ürün üretmeden yalnızca maliyet avantajıyla küresel rekabette kalıcı olmak mümkün değil. Devlet desteklerinin de zamanında ihracatçılarımıza ulaşmasını bekliyoruz. Fuar, ticaret heyeti, pazar araştırması, marka ve TURQUALITY destekleri ihracatçının yeni pazarlara giriş maliyetini azaltıyor. EİB olarak firmalarımızın bu desteklerden daha fazla yararlanması için eğitim ve danışmanlık faaliyetlerini sürdürüyoruz. 2026 yılında ihracat destekleri için ayrılan kaynağın 45 milyar TL’ye yükseltilmiş olması da bu açıdan önemli. Sonuç olarak kamu ve özel sektör aynı hedefe odaklanmalı. Kamu, ihracatçının rekabetçi üretim yapabileceği finansman ve maliyet ortamını oluşturmalı; özel sektör ise verimlilik, teknoloji, tasarım, marka ve pazar çeşitlendirmesine yatırım yapmalı. Ege ihracatçısı olarak bizim hedefimiz sadece daha fazla ülkeye ürün satmak değil; girdiğimiz pazarlarda kalıcı olmak, pazar payımızı artırmak ve Ege’nin güçlü üretim altyapısını daha yüksek katma değerli ihracata dönüştürmek. OVP hedeflerine ulaşmanın yolu da bence tam olarak buradan geçiyor.

Hububat, bakliyat, yağlı tohumlar ve mamulleri sektörü bizim açımızdan yalnızca bir ihracat sektörü değil, aynı zamanda Türkiye’nin gıda arz güvenliği açısından stratejik bir sektördür. Bu nedenle burada üretim, sanayi ve ihracat politikalarını birbirinden ayrı düşünmememiz gerekiyor. Türkiye bu alanda güçlü bir üretim ve işleme altyapısına sahip. Hububat, bakliyat ve yağlı tohumlar sektörü 2025 yılında yaklaşık 11,9 milyar dolar ihracata ulaşması da bu potansiyeli ortaya koyuyor. Ancak bundan sonraki hedefimiz sadece daha fazla tonaj ihraç etmek olmamalı. Ürünü daha fazla işleyerek, daha yüksek katma değer yaratarak ve markalaşarak ihraç etmeliyiz. Ege Hububat Bakliyat Yağlı Tohumlar ve Mamulleri İhracatçıları Birliği olarak 2025 yılını 1 milyar 185 milyon dolar ihracat rakamıyla geride bıraktık. 2026 yılının geride kalan diliminde ihracatımız yatay bir seyir izledi. 2026 yılının son çeyreğinde ihracatımızın 1,4 milyar dolar ihracat hedefini yakalaması için 2 URGE Projemizi sürdürüyoruz. Ege İhracatçı Birlikleri bünyesindeki 6 gıda birliğimizin ortaklığında Turkish Tastes URGE Projesini ABD pazarında sürdürüyoruz.  Türkiye genelinde hububat bakliyat yağlı tohumlar sektöründeki 6 gıda birliği Türkiye Gıda İhracatçıları markasıyla dünyanın dört bir tarafında gıda fuarlarına katılıyoruz. İhracatımızda ilk beş ülke Cezayir, Libya, Suudi Arabistan, İspanya ve Amerika Birleşik Devletleri oldu.  2026 yılının ocak – ağustos döneminde gerçekleştirdiğimiz 747 milyon dolar ihracatta; En çok ihraç ettiğimiz ürünler, 354 milyon dolarla bitkisel yağlar, 125 milyon dolarla hayvansal yemler, 72 milyon dolarla çikolatalı şekercilik mamulleri oldu.


Üretimi koruyarak ihracatı büyütmeliyiz

Ben iki sorumluluk alanımı aslında birbirinden farklı değil, birbirini tamamlayan iki perspektif olarak görüyorum. Çünkü Türkiye’nin güçlü bir ihracatçı ülke olabilmesi için önce güçlü ve sürdürülebilir bir üretim altyapısına sahip olması gerekiyor. Gıda sektörü bunun en somut örneklerinden biri. Türkiye bir taraftan 282 milyar dolar mal ihracatı hedefini yakalamaya, ardından çok daha yüksek ihracat rakamlarına ulaşmaya çalışırken diğer taraftan gıda arz güvenliğini garanti altına almak zorunda. Dolayısıyla benim açımdan önümüzdeki dönemin ihracat politikasındaki temel yaklaşım “üretimi koruyarak ihracatı büyütmek, ihracatı büyütürken de üretimin katma değerini artırmak” olmalı. Burada önceliğimiz rekabetçi üretim. İhracatçımızın bugün karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri maliyetler. Kur, enflasyon, finansman, enerji ve işçilik maliyetleri ihracatçının uluslararası pazardaki rekabet gücünü doğrudan etkiliyor. Nitekim biz de EİB olarak son dönemde özellikle kur-enflasyon-faiz üçgeninin ihracatçı üzerindeki baskısına dikkat çekiyoruz. İkinci önceliğimiz üretim planlaması ve arz güvenliği olmalı. Özellikle gıda sektöründe “bugün ne kadar ithal ederiz, ne kadar ihraç ederiz?” yaklaşımından ziyade, birkaç yıllık perspektifle hangi ürünü, nerede, ne kadar ve hangi kalite standardında üreteceğimizi planlamamız gerekiyor. Hububat başta olmak üzere stratejik ürünlerde üretim planlamasının güçlendirilmesi bu nedenle çok önemli.  Üçüncü başlık katma değerli ihracat. Türkiye’nin bundan sonraki ihracat artışını sadece miktar artışıyla sağlaması mümkün değil. Daha fazla işlenmiş gıda, daha fazla marka, daha fazla teknoloji ve daha yüksek kilogram başına ihracat değerine ihtiyacımız var.

İLGİLİ HABERLER

GÜNDEM