İnanmadan Söylenenler

Birçok konuşmada, sohbette karşılaştığımız kalıplaşmış sözler, cümleler vardır ve üzerinde durulmadan söylenir, dinlenir. Bugün bunlar takıldı aklıma. Birlikte hatırlayalım mı?

“Diğer yarışmacılara başarılar diliyorum”. Yalan söylüyorsun kibarlık olsun diye söylüyorsun. Diğer yarışmacıların başarılı olması senin yarışı kaybetmen anlamına gelir. Öyleyse sen buraya neden geldin? Mağlup olmanın dayanılmaz keyfini çıkarmak için mi? Büyük ödülü almak istemiyorsan neden yarışıyorsun?

“Arkadaşın fikirlerine saygı duyuyorum, ama…”. Yalan söylüyorsun. Saygı duymuyorsun. Üstelik eline bir geçirsen adamı paralayacaksın. O fikirleri savunanları yıllardır dünyadan silmeye çalışıyorsun. Bu saygı ne zamandır sende vardı? Yoksa bu fikir tartışması sırasında mı ortaya çıktı?

“Bu yarışmaya arkadaşlarımın teşvikiyle katıldım”. Yalan söylüyorsun. Arkadaşların seni gaza getirmiş olabilirler. Ancak neden zaten kendini güzel bulduğunu, yarışmaya katılırsan ilk üçe mutlaka gireceğine inandığını, ufacık bir teşvik de gelince hemen kendini ortaya attığını gizliyorsun? Ayrıca dereceye girersen hediyeler alacağını, mankenlik yapabileceğini ve muhtemelen imkânları olan bir eş adayı ile tanışıp evleneceğini ve geleceğini garantiye almayı hayal ettiğini gizliyorsun.

“Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?” “İyi bilirdik” “Hakkınızı helâl ediyor musunuz?” “Ediyoruz”. Yalan söylüyorsun ey Cemaat-i Müslimin. Hepiniz biliyorsunuz ki adam hırsızdı. İçer, içer eve gelir, karısını ve çocuklarını döverdi. Uçan kuşa borcu vardı. Çalışmazdı, çünkü tembeldi, iş beğenmezdi. Okuldan atılmıştı. Serseriliği yüzünden defalarca karakolluk olmuştu. Gasp suçundan aylarca yatmıştı. Sarkıntılık ettiği mahalleli bir kızın babası ve ağabeyi tarafından öldüresiye dövülmüştü. Geleneklerimizin emrettiğini yapıyoruz ama buna riyakârlık denir ve islâm inancına göre riya en büyük 3 günahtan biridir.

“Bakın işte bu etek size yakıştı. Hattâ sanki size dikilmiş gibi”. Yalan söylüyorsun satıcı bey. O etek o kadına olmaz. Çünkü kadın çok şişman ve etek aksine bilinçli olarak kalçası dar kadınlar için yapılmış. Moda tasarımı diye bir şey var değil mi? Yapma kardeşim. O eteği başkasına satarsın. Şah iken şahbaz etme müşterini.

“Ben senin yerinde olsam…” Sen onun yerinde değilsin. Onun içinde bulunduğu şartları, bu noktaya nasıl geldiğini, zararının ya da kârının ne olduğunu bilemezsin. Böylece, onun yerinde olsaydın ne yapacağını söyleyemezsin. Mertlik bu kadar mı zor?

Adamı silâhlı çatışma sonucunda yakalıyorlar. Çatışmada gencecik asker evlâtlarımız şehit oluyor. Getiriyorlar merkeze. Ne diyor insan hakları sözleşmesi ve çağdaş medeniyet anlayışı? İşkence yapamazsın diyor. Demek ki, şöyle bir soruşturma cereyan edecek: “Sayın terorist bey kardeşim. Çok üzgünüz ama ne yapalım ki bize ateş açınca seni yakalamak zorunda kaldık. Ama sen de çok yaramazlık ettin be kardeşim. Bak iki komando erini şehit ettin. Oldu mu şimdi? Gel bakalım, şöyle rahatça otur, kahveni yudumla, sigaranı iç ve bize sana yardım ve yataklık edenleri, hangi fraksiyona dahil olduğunu, silâhları nereden bulduğunu, planları kimlerin hazırladığını, arkadaşlarının nerelerde saklandığını anlat bakalım. Ben değil kardeşim, devlet babanın ricası bu”. “Ben hiç bişi bilmiyorum. Çayırda keçi otlatırken, asker gelmiş ateş açmıştır”. “Yahu arslan biraderim, bunun böyle olmadığını sen de biliyorsun. Köyü bastınız, 15 kişiyi katlettiniz, koyunları, keçileri gırtlakladınız, evleri yaktınız ve tam kaçarken biz bastık, çatışma çıktı”. “Ben bilmiyorum. Davar otlatırken ateş arasında kalmışım”. Bunun gibi neler, neler…

1: Terorist bu sorgulama sonucunda şuçunu itiraf eder mi ?
2: İnsan Hakları bezirgânları Avrupalılar böyle mi sorguluyor sanıyorsunuz?

Ayakkabıları ne zaman giyeriz? Genellikle evden dışarıya çıkarken. Caddede, sokakta, dağda, bayırda yürüyebilmek için. Yürürken nelerle karşılaşırız? Meselâ ota, çamura basarız. Şimdi gelelim eve dönüşe. Eve girer girmez ayakkabılarımızı çıkarır, terliklerimizi giyeriz değil mi? Çünkü otu, çamuru, toprağı tertemiz evimize sokamayız. Sayısız niteliklerine hayranlık duyduğumuz Japonların evlerine ayakkabıyla giremezsiniz. Kim olursanız olun, şu iki hareketi yapmadan bir Japon evinden içeri adım atamazsınız. Birincisi, girmek için önce ayakkabılarınızı çıkarmalısınız. İkincisi, evin hemen girişinde ev sahibi tarafından özenle yapılmış bir ikebanayı kısa bir süre seyretmeli ve takdirlerinizi bildirmelisiniz. Japon ev sahibi, misafirine terlik verir ve içeri buyur eder. O kadar uzağa gitmeyelim. Türkiye’de bir köy evine de ayakkabı çıkarılmadan girilmez. Amaç temizliğin sağladığı sağlık ve ev sahibinin emeğine saygı göstermektir. Peki neden şehirlerde, daha doğrusu kendilerine şehirli medenî ve modern insanlar diyenlerin evlerine ayakkabıyla giriliyor? Hattâ, ayakkabı çıkarmaya teşebbüs edenlere “Aman, lütfen çıkarmayın, rahatınıza bakın, bizde böyle bir adet yok” diye hamle yapılıyor. Bunun adı Avrupalılaşmak mı? Öyle diyorlar. Batı medeniyetinin getirdiği yeni kibarlık anlayışı böyle uygun görüyor. Bu, ne yazık ki, benim evimde de böyle uygulanıyordu, neyse ki ayakkabılara geçirilen plastik torbacıklar icat edildi. Tertemiz evimize dışarıdan ot, çamur taşımak kibarlık mıdır? Benim evimin temiz kalmak hakkı yok mudur? Benim evimi temizleyen eşimin, evlâdımın, çalışanımın emeğine başkalarının papucundan pislik bulaşması reva-ı hak mıdır? Onların sağlığı, misafirin ayakkabısının tabanından daha mı az saygı hak ediyor?

Şu Japon milleti bu kadar mı ilkel?
Yok yok gülmeyin. Bana hak verdiğinize inanıyorum.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Fazıl Bülent Kocamemi

Diğer Yazarlar