Güvenlik ve Ekonomi Dengesi

Avrupa’da son yıllarda belirginleşen istikrarsızlıkları yalnızca Ukrayna savaşı, enerji krizi veya ekonomik durgunlukla açıklamak yeterli değildir. Bugünkü tablo, ekonomik tercihlerden dış politikaya, sosyal devlet anlayışından idari karar alma mekanizmalarına kadar uzanan çok yönlü bir birikimin sonucudur. Enerji maliyetlerinin yükselmesi, sanayinin rekabet gücünün zayıflaması, gençlerin gelecek kaygısı ve siyasi kurumlara duyulan güvenin aşınması, birbirinden bağımsız gelişmeler değil; aynı yapısal sorunun farklı görünümleridir.

Eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder’in, Rusya ile uzun yıllar sürdürülen enerji iş birliğinin sona ermesinin Almanya ve Avrupa genelinde refah kaybına yol açtığı yönündeki değerlendirmesi, Avrupa’nın mevcut ekonomik sorunlarını anlamak açısından önemlidir. Avrupa’nın Rusya’dan sağladığı görece ucuz enerjiye erişiminin kesilmesi, özellikle enerji yoğun sanayi kollarında maliyetleri artırmış, işletmelerin rekabet gücünü zorlamış ve üretim yatırımlarının geleceğine ilişkin belirsizlikleri büyütmüştür.

Ancak Avrupa’nın enerji kaynaklarını çeşitlendirme ihtiyacının, dış tedarikçilere bağımlılık ve enerji dönüşümünün maliyetleri açısından da değerlendirilmelidi. Asıl tartışma, güvenlik kaygılarıyla ekonomik çıkarlar arasında nasıl bir denge kurulacağıdır.

Avrupa yönetimleri, Rusya’ya karşı siyasi ve ekonomik yaptırımları tercih ederken bu kararların sanayi, istihdam, hane halkı bütçeleri ve kamu maliyesi üzerindeki uzun vadeli sonuçlarını ne ölçüde hesaba katmıştır?Alternatif enerji kaynaklarının maliyeti ve tedarik güvenliği yeterince değerlendirildi mi? Enerji politikası, yalnızca dış politika ve güvenlik başlığı altında değil, Avrupa’nın üretim kapasitesini ve toplumsal refahını belirleyen temel bir unsur olarak ele alınmalıydı.

Avrupa’da üretim yatırımlarının yavaşlaması, küresel rekabetin sertleşmesi, teknolojik dönüşüm ve finansmanın maliyeti de sanayi üzerinde baskı yaratmaktadır. Özellikle Almanya gibi ihracata ve sanayi üretimine dayalı ekonomilerde bu gelişmelerin etkisi daha belirgindir.

Avrupa’nın uzun yıllar boyunca oluşturduğu refah modeli, güçlü sanayi, nitelikli iş gücü, dış ticaret ve sosyal güvenlik sistemi arasındaki dengeye dayanıyordu. Bugün bu dengenin zayıflaması, ekonomik büyümenin ötesinde bir sorunu gündeme getiriyor: Avrupa, üretim gücünü koruyarak toplumsal refahını sürdürebilecek mi?

Neoliberal ekonomik anlayışın rekabeti, maliyet düşürmeyi ve sermayenin hareket serbestisini öne çıkaran uygulamaları da bu tartışmanın bir parçasıdır. Kamu yatırımlarının, sosyal harcamaların ve sanayi politikalarının hangi önceliklerle yürütüldüğü önem kazanmıştır. Finansal piyasaların beklentileri ile üretim ekonomisinin ihtiyaçları her zaman örtüşmemektedir.

Savunma harcamalarının artırılması güvenlik açısından belirli gerekçelere dayanabilir. Ancak kaynakların giderek daha fazla askerî harcamalara yönelmesi, eğitim, sağlık, altyapı ve sanayi yatırımları bakımından yeni tercihler yapılmasını gerektirir. Savunma sanayisinin büyümesi tek başına ekonomik kalkınma anlamına gelmez; bunun istihdama, teknolojik gelişmeye ve genel refaha nasıl yansıdığı da sorgulanmalıdır.

Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel’in Ukrayna krizi sonrasında Batı’nın Rus kültürünü dışlamasına, uluslararası hukukun aşınmasına ve düşünce özgürlüğündeki gerilemeye ilişkin eleştirileri, Avrupa’nın yalnızca ekonomik değil, siyasi ve kültürel bir sınavdan da geçtiğini ortaya koyuyor.

Bir ülkenin hükümetine yönelik siyasi eleştiriler ile o ülkenin kültürünü, sanatını ve bilimsel mirasını dışlamak birbirinden farklıdır. Rusya’nın politikalarını eleştirmek başka, Rus edebiyatını veya müziğini siyasi çatışmanın parçası hâline getirmek başkadır. Kültürel alışverişin daraltılması, toplumlar arasındaki anlayış kanallarını zayıflatabilir.

Benzer bir çelişki uluslararası hukuk konusunda da görülüyor. Ukrayna’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmak, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle uyumludur. Ancak aynı ilkelerin Gazze’deki insani felaket ve İsrail’in eylemleri karşısında tutarlı biçimde uygulanıp uygulanmadığı sorusu da göz ardı edilemez.

Uluslararası hukukun güvenilirliği, yalnızca rakip devletlere karşı uygulanmasına değil, müttefikler dâhil bütün aktörlere aynı ölçütlerle yaklaşılmasına bağlıdır. Çifte standart algısı güçlendikçe Avrupa’nın savunduğu değerlerin inandırıcılığı zayıflar.

Düşünce ve ifade özgürlüğü bakımından da benzer bir hassasiyet gereklidir. Hükümetlerin politikalarını eleştiren görüşlerin peşinen dışlanması, toplumsal tartışmayı daraltır. Avrupa’nın demokratik birikimi, yalnızca belirli değerleri savunmakla değil, farklı görüşlerin özgürce tartışılmasını güvence altına almakla korunabilir.

Fransa’da öğrencilerin ve sendikaların katılımıyla düzenlenen gösteriler, Avrupa’daki toplumsal huzursuzluğun önemli işaretlerinden biridir. Gösterilere katılanların sayısına ilişkin resmî açıklamalar ile organizatörlerin verdiği rakamlar farklı olsa da üniversitelerde eğitimin aksaması ve yeni protestoların planlanması, toplumsal tepkinin ciddiyetini göstermektedir.

Gençlerin itirazı yalnızca belirli bir hükümet kararına yönelik olmayabilir. Eğitimden istihdama, barınmadan yaşam maliyetlerine kadar uzanan sorunlar, gelecek beklentilerini doğrudan etkiliyor. Eğitimini tamamlayan gençlerin güvenceli iş bulmakta zorlanması, gelirlerinin barınma ve temel ihtiyaçları karşılamaya yetmemesi ve karar alma süreçlerinde seslerinin yeterince duyulmadığını düşünmeleri, siyasi sisteme yönelik hoşnutsuzluğu artırabilir.

Bu noktada ekonomik büyüme rakamları tek başına yeterli bir gösterge değildir. 

İdari kararların toplumdan uzak, teknik zorunluluklar olarak sunulması da sorunu derinleştirebilir. Kamu yönetiminin görevi yalnızca bütçe dengelerini korumak veya piyasaların beklentilerine yanıt vermek değildir. Kararların sosyal sonuçlarını açıklamak, etkilenen kesimleri dinlemek ve adil bir yük paylaşımı sağlamak da yönetimin sorumluluğudur.

Avrupa’daki istikrarsızlıkların ortak noktasında, ekonomik güvenlik, siyasi hedefler ve toplumsal refah arasındaki dengenin bozulması bulunuyor. Enerji politikası sanayiden, dış politika uluslararası hukuktan, mali tercihler sosyal devletten ve idari kararlar demokratik katılımdan bağımsız düşünülemez.

Avrupa’nın önünde iki temel yaklaşım bulunuyor. Birincisi, mevcut politikaları büyük ölçüde koruyarak ekonomik ve toplumsal maliyetleri yönetmeye çalışmak. İkincisi ise geçmiş tercihleri sorgulayarak üretim kapasitesini, enerji güvenliğini, sosyal adaleti ve demokratik meşruiyeti birlikte güçlendirecek yeni bir denge kurmak.

İkinci yol; enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi, sanayi yatırımlarını desteklemeyi, finansal kaynakları üretken alanlara yönlendirmeyi, sosyal devletin imkânlarını korumayı ve dış politikada tutarlı hukuk ilkelerini benimsemeyi gerektiriyor. Rusya ile ilişkilerde de güvenlik kaygıları ile diplomatik çözüm imkânlarının birlikte değerlendirilmesi önem taşıyor.

Sonuçta mesele, Avrupa’nın yalnızca ne kadar büyüdüğü veya ne kadar harcama yaptığı değildir. Asıl mesele, hangi ekonomik ve siyasi tercihlerle nasıl bir toplum kurmak istediğidir. Ekonomik rekabet gücü, sosyal adalet, güvenlik ile diplomasi, siyasi kararlılık ile demokratik katılım arasında yeni bir denge kurulamadığı sürece Avrupa’daki istikrarsızlıkların kalıcı biçimde aşılması zor görünmektedir.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar