Afrika’nın çöllerle örtülmüş bölgelerle ya da seyrek ağaçlar ve bodur bitkilerle kaplı olduğunu düşünen ve oralardaki yaşamı anlatan bir televizyon filmini seyrediyorum. Baş rolde anne arslan ve beş yavrusu gözleri yaşartan bir sevgi oyunu içinde kendilerinden geçmişler. Yavrular bütün küçük çocuklar gibi tükenmeyen enerjileriyle yaramazlık peşindeler. Alt alta, üst üste, şakacıktan birbirlerini ısırarak otların arasında yuvarlanıyorlar. Biri annesinin durmadan sallanan devasa kuyruğunu tutup ısırmaya çabalayınca alçak sesle azarlayan annesinin dişlerini gördüğü anda uzaklaşıyor. Uzaklaşıyor da nereye kadar? Diğerlerinin yanına, deli gibi yuvarlanan kardeşlerinin arasına karışıyor.

Hep böyle insan seyircilere keyif veren görüntüler mi var? Keşke öyle olsaydı. Sıradaki sahnede zarif mi zarif, ince uzun bacaklı, nazlı bakışlı bir ceylan tanıtılıyor seyircilere. Arslanların eğlencesinin aksine kuşku ve heyecan içinde çevresini incelemek için yediği taze otlardan sık sık kaldırıyor başını. Onun da bebeği var. Birkaç günlük ve süt emmesi şart olduğundan davet beklememiş, annesi otlarken emmeye başlamış bile. En küçük sesle irkilen annenin otları koparan dudakları bir yandan da yavrusunu yalıyor.
Ceylan tedirgin olmakta haklıymış. Anne arslan kokularını alıyor. Hem kendisini hem de bebelerini beslenmek zorunda. Yırtıcı bir düşmanının varlığını hissetmiş. Kaçacak ama yavrusunu nasıl bırakacak? Doğa onun aklını bazı tedbirlerle donatmış. Yavru bir kilim misali yapışıyor yere, hareketsiz, neredeyse nefes almadan. Heyhat garibim insan değil ki versin rüşveti arslana kurtarsın canını. Doğada para geçmiyor. O yalnızca insanın hakkı (!). Doğada ölmemek için öldürmek gerekiyor. Ne yapacağını biliyor her ikisi de. Ceylana kaç arslana tut demiş doğa kanunları. Ekrandaki olayları seyreden ev halkından bir anne çığlık atıyor ve “Vahşete bak, seyredemeyeceğim” diyor dev gibi arslan zarafet timsali ceylanın sırtına çökünce.
Acaba vahşet bu mu? Vahşeti en iyi insanoğlu bilir. Dişleriyle, pençeleriyle öldürmez insanoğlu. Silâhla, tuzak kurarak, para vererek, menfaat için, ikbâl için, zevk için öldürür. Avcılık yaparak ya da boğa güreşlerini seyrederek zevkten kendinden geçenleri saymasam da insanoğlunun insanlığını kaybettiği olayları hatırlatmak isterim. İspanyolların tepeden tırnağa zırhlara bürünmüş süvarileriyle onları tanrı zanneden binlerce yerliyi katledişlerini, Bulgarlar’ın köy meydanlarında topladıkları binlerce erkek, kadın, çocuk, yaşlı demeden kılıçtan geçirerek yok edişlerini, Yunanlar’ın canavar Kolokotronis kumandasında Trapoliçe kalesine sıkıştırdığı binlerce Türk’ü “Teslim olursanız bağışlayacağım” sözünü verdiği hâlde acımadan öldürdüğünü, Belçikalılar’ın 20 milyon Kongolu’yu, Fransızlar’ın, İngilizler’in, Hollandalılar’ın Afrika bütününde gerçekleştirdikleri katliam dizilerini kim unutabilir? Kolokotronis’in “Kaleye girerken atımın ayakları yere basmadı” diyerek alaylı bir şekilde yerde cansız yatanları kastettiğini unuttuk mu? Vietnam topraklarını adeta sağnak yağmur gibi bombardımanlarla dümdüz eden ABD ordularının “uygar insanlıklarını” görmeyecek miyiz? Ya din adına, Tanrı adına, sözde sevaba girmek amacıyla Katolikler’in acımasızca yaptığı Saint Barthélemy katliamını, Naziler’in Yahudiler’e, Yahudiler’in şimdilerde Filistinli zavallılara yaptıklarını görmeyecek miyiz? Ve zihinlerde taze duran Vietnam savaşını, Japonya’ya atılan iki atom bombasının her bulduğunu nasıl yok ettiğini unutalım mı? O topraklarda analar iki başlı, bacağı, kolu olmayan, sakat ve az gelişmiş olarak doğurdukları yavrularına sarılırken hangi insanlığı düşünüyorlardı acaba?
Ey sen ceylanı öldüren sevgili arslan kardeş, sen söyle bakalım vahşi kim?

