
Bir yönetim kurulunda sorun yalnızca boş konuşanlar değil, onlara karşı düşüncesini savunmaktan kaçınanlardır.
Yıllar içinde farklı şirketlerde, farklı yönetim kademelerinde pek çok toplantıya katıldım. Kimi zaman masanın başında, kimi zaman da o masanın etrafındaki sandalyelerden birinde oturdum.
Şunu öğrendim: Bir yönetim kurulunun kalitesini, masanın etrafında oturan insanların unvanları, diplomaları ya da mesleki başarıları belirlemiyor. Asıl belirleyici olan, o insanların gerektiğinde ne kadar cesur davranabildikleri.
Özellikle de yanlış olduğunu düşündükleri bir karar karşısında…
Her yönetim kurulunda çok konuşan insanlar vardır. Bazıları gerçekten söyleyecek sözü olduğu için konuşur. Bazıları ise konuşmuş olmak için. Her konuda fikirleri vardır ama çoğu zaman o fikirlerin arkasında yeterli bilgi, araştırma ya da emek yoktur.
Böyle insanlarla baş etmek aslında çok zor değildir. Sorarsınız, tartışırsınız, gerekçe istersiniz. Söyledikleri doğruysa kabul edersiniz, değilse neden doğru olmadığını anlatırsınız.
Asıl sorun, bütün bunları yapabilecek bilgi ve birikime sahip olduğu hâlde susmayı tercih eden insanlardır.
Çünkü bazen bir yönetim kurulunda yanlış kararların alınmasına sebep olanlar, o kararları yüksek sesle savunanlardan çok, yanlış olduğunu bildikleri hâlde ses çıkarmayanlardır.
Yıllar önce yaşadığım bir olay…
Bir dış ticaret şirketinin yönetim toplantısını düşünün. Şirket, yeni bir pazara girmeye hazırlanıyor. Masada önemli bir yatırım kararı var.
Toplantıya katılan yöneticilerden biri, oldukça iddialı bir şekilde konuşuyor:
“Bu pazara hemen girmeliyiz. Rakiplerimizden önce davranırsak çok ciddi bir avantaj elde ederiz.”
Kulağa hoş geliyor. Hatta heyecan verici.
Ancak ortada yeterli pazar araştırması yok. Ülkenin ithalat mevzuatı tam incelenmemiş. Tahsilat riskleri değerlendirilmemiş. Lojistik maliyetleri bile sağlıklı hesaplanmamış.
Buna rağmen öneriyi getiren yönetici o kadar kendinden emin konuşuyor ki toplantının havası yavaş yavaş onun lehine dönüyor.
Masada yıllardır uluslararası ticaret yapan deneyimli yöneticiler de var. İçlerinden bazıları risklerin farkında. Hatta toplantı öncesinde kendi aralarında bu konudaki endişelerini paylaşmışlar.
Fakat toplantıda kimse konuşmuyor.
Biri huzursuzluk çıkarmak istemiyor. Diğeri öneriyi getiren yöneticiyle ters düşmekten çekiniyor. Bir başkası da nasıl olsa çoğunluk aynı yönde düşünüyor diye sessiz kalıyor.
Sonunda karar oybirliğiyle alınıyor.
Altı ay sonra şirket ciddi bir zararla karşılaşıyor. Tahsilatlar gecikiyor, beklenmedik maliyetler ortaya çıkıyor, yatırımın geri dönüşü hesaplanandan çok daha uzun sürüyor.
Sonraki değerlendirme toplantısında yöneticilerden biri şöyle diyor:
“Ben zaten başından beri bu işin riskli olduğunu düşünüyordum.”
İşte o anda sorulması gereken soru şu:
“Peki, bunu karar alınırken neden söylemedin?”
Bu örnek, yıllar içinde iş hayatında karşılaştığım pek çok durumun ortak özeti aslında. İsimler, sektörler ve olaylar değişiyor ama insan davranışları pek değişmiyor.
Sessizlik her zaman nezaket değildir
Yanlış anlaşılmasın. Her toplantıda herkesin konuşması gerektiğini savunmuyorum.
Bazen dinlemek, düşünmek ve başkalarının görüşlerine alan açmak en doğru davranıştır. Her farklı düşünceyi tartışmaya dönüştürmek de kimseye fayda sağlamaz.
Ama bir konuda bilginiz varsa, ciddi bir yanlışlık görüyorsanız ve o kararın sonuçlarından siz de sorumlu olacaksanız, sessiz kalmayı yalnızca nezaketle açıklayamazsınız.
Üstelik yönetim kurulu üyeliği, toplantılara katılmaktan ve oylamalarda el kaldırmaktan ibaret değildir.
O masada oturan herkesin bir sorumluluğu vardır.
Yönetim kurulları zaten bu yüzden birden fazla kişiden oluşur. Farklı deneyimler, farklı bakış açıları ve farklı değerlendirmeler bir araya gelsin diye.
Eğer herkes aynı düşünmek, aynı konuşmak ve aynı yönde oy kullanmak zorundaysa, o kadar insanın aynı masanın etrafında oturmasının ne anlamı var?
Bir kişinin karar verip diğerlerinin onayladığı yapıya, gerçek anlamda ortak yönetim denebilir mi?
Peki, insanlar neden susar?
Bence bunun birkaç insani sebebi var.
Kimi arkadaşlık ilişkilerini bozmak istemez. Kimi dışlanmaktan korkar. Kimi çoğunluğun karşısında tek başına kalmayı göze alamaz.
Bazıları da “Ben neden uğraşayım?” diye düşünür.
Bu duyguları anlamak zor değil. Hepimiz insanız. Hepimizin ilişkileri, hassasiyetleri ve zaman zaman çekinceleri var.
Ancak yönetim sorumluluğu üstlenmek, bazen bu kişisel rahatlık alanının dışına çıkmayı gerektirir.
Hele ki söz konusu olan bir dernek, vakıf veya başka bir gönüllü kuruluşsa mesele daha da önem kazanır.
Çünkü o masada yalnızca kendimizi temsil etmiyoruz. Bize güvenen, bizi seçen, kuruma zamanını, emeğini ve imkânlarını veren insanlara karşı da sorumluyuz.
Bazen tek bir kişinin zamanında dile getirdiği haklı itiraz, bir kurumun yıllarca uğraşacağı bir sorunu önleyebilir.
Bir de sessiz çoğunluk meselesi var
Yönetim kurullarında sıkça rastlanan bir durumdur.
Bir veya iki kişi tartışmalara hâkim olur. Seslerini yükseltir, konuları kişiselleştirir, bazen de asıl meseleden uzaklaşırlar.
Diğerleri ise sessizce izler.
Oysa sessiz kalanların önemli bir bölümü, belki de söylenenlere katılmıyordur.
Ama bunu kimse bilmez.
Sonuçta yüksek sesle konuşanların görüşleri, sanki bütün yönetimin ortak düşüncesiymiş gibi algılanmaya başlar.
İşte tehlike burada.
Çünkü bir yönetim kurulunda sessiz kalan çoğunluk, istemeden de olsa en çok konuşan azınlığın etkisini büyütebilir.
Dahası, zaman içinde gerçekten katkı sağlamak isteyen insanlar da konuşmaktan vazgeçer.
Sorular sorulmaz olur. Öneriler azalır. Eleştiriler kaybolur.
Toplantılar kısalır, kararlar hızlanır.
Hatta bazıları bundan memnuniyet duyar:
“Ne güzel, artık tartışma yaşamıyoruz. Kararlarımızı çok hızlı alıyoruz.”
Oysa tartışmaların bitmesi, sorunların çözüldüğü anlamına gelmez.
Bazen yalnızca insanların konuşmaktan vazgeçtiğini gösterir.
Ve bana sorarsanız, bir yönetim kurulu için bundan daha endişe verici çok az şey vardır.
İtiraz etmek kavga etmek değildir
İş hayatında öğrendiğim en önemli şeylerden biri de budur.
Bir arkadaşınızın görüşüne katılmadığınızı söylemek, ona karşı olduğunuz anlamına gelmez.
Bir kararın gerekçesini sormak, kararı öneren kişiyi sorgulamak değildir.
Bir uygulamanın yanlış olduğunu ifade etmek de kuruma zarar vermek anlamına gelmez.
Tam tersine, bazen kuruma yapılabilecek en büyük katkı, herkesin onaylamaya hazırlandığı bir karar karşısında çıkıp sakince “Ben bu konuda farklı düşünüyorum” diyebilmektir.
Elbette bunun da bir üslubu olmalı.
Kişileri değil konuları tartışmalı, itham etmek yerine gerekçe ortaya koymalı, yalnızca eleştirmekle yetinmeyip mümkünse çözüm de önermeliyiz.
Ama aynı sorumluluk, eleştiriyi dinleyenler için de geçerli.
Bir yönetim kurulunda farklı düşüncelere tahammül edilemiyorsa, orada sorun yalnızca konuşanlarda veya susanlarda değildir. Yönetim anlayışının kendisinde de aranmalıdır.
Son söz…
Yıllar içinde şuna inandım:
İyi bir yönetim kurulunda herkesin aynı fikirde olması gerekmez. Hatta olmaması çoğu zaman daha iyidir.
Önemli olan, insanların birbirlerine saygı duyarak farklı düşünebilmesi ve bunu rahatlıkla ifade edebilmesidir.
Bir yönetici için en değerli çalışma arkadaşı, her söylediğini onaylayan kişi değildir. Gerektiğinde kendisine itiraz edebilen, yanlışını gösterebilen ve bunu yaparken ortak amaçtan uzaklaşmayan kişidir.
Bu yüzden yönetim kurullarında yalnızca çok konuşanlara değil, hiç konuşmayanlara da dikkat etmek gerekir.
Çünkü bazen yanlış bir kararı engelleyebilecek tek şey, sessiz kalan bir kişinin göstereceği küçük bir cesarettir.
Ve unutmayalım:
Bir yönetim kurulunda yanlış kararları savunanların sorumluluğu vardır. Ama o yanlışları görüp susanların da sorumluluğu yok değildir.
Asıl mesele kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil, kimin doğru olduğuna inandığı şeyi, gerektiğinde tek başına kalsa bile savunabildiğidir.
Çünkü yönetim kurulu üyeliği yalnızca bir koltuk değil, gerektiğinde o koltuğun hakkını verebilme sorumluluğudur.

