Avrupa’da yükselen sosyal gerginlik, yalnızca hükümetlere duyulan tepki olarak görülmemeli. Tartışmanın merkezinde, devletin yurttaşlarına karşı sorumlulukları ile küresel piyasa düzeninin talepleri arasındaki çekişme mevcut.
Avrupa, uzun yıllar boyunca sosyal devletin önemli örneklerinden biri olarak kabul edildi. Kamusal eğitim, sağlık hizmetleri, sosyal güvenlik, çalışan hakları ve gelir dağılımını düzenleyen politikalar, savaş sonrasında kurulan toplumsal uzlaşmanın temel unsurlarıydı.
Neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte bu yaklaşım değişmeye başladı. Özelleştirmeler, kamu harcamalarını sınırlama girişimleri, esnek çalışma düzenlemeleri ve piyasa rekabetinin genişletilmesi, devlet ile yurttaş arasındaki ilişkinin yeniden biçimlenmesine katkıda bulundu.
Piyasa mantığının kamu hizmetlerine taşınması, devletin işleyişini de değiştirebilir. Eğitim ve sağlık hizmetleri birer toplumsal hak olmaktan uzaklaşıp ağırlıklı olarak maliyet, verimlilik ve performans ölçütleriyle değerlendirildiğinde, yurttaşların ihtiyaçları ile kurumların öncelikleri arasında gerilim doğabilir.
Ulus Devletlerin karşı karşıya olduğu çelişkilerden biri, uluslararası yatırım ve rekabet koşulları ile kendi toplumlarının taleplerini aynı anda karşılamaya çalışmalarıdır.
Uluslararası sermaye, yatırım yapacağı ülkede istikrarlı bir hukuk sistemi, öngörülebilir politikalar ve uygun ekonomik koşullar arar. Ancak bu taleplerin nasıl karşılanacağı önemlidir. Rekabet gücünü yalnızca düşük ücretlere, düşük vergilere veya kamu harcamalarının kısılmasına dayandırmak, uzun vadede toplumsal maliyetler yaratabilir.
Öte yandan, devletlerin bütün sorunları yalnızca küresel piyasalara bağlaması da doğru değildir. Vergi politikaları, kamu kaynaklarının dağılımı, yolsuzlukla mücadele, kamu kurumlarının niteliği ve siyasal hesap verebilirlik büyük ölçüde ulusal tercihlerle ilgilidir. Yakın bir geçmişte Avrupa’da ortaya çıkan siyasi krizler ve hükümet değişikliklerinin yanısıra seçimlerde değişen yönetimler, Polonya, Macaristan ve Sırbistan’da görülüyor.
Dolayısıyla sosyal devletin gerilemesi kaçınılmaz bir sonuç değildir. Devletlerin hangi kesimleri koruduğu, hangi yatırımları önceliklendirdiği ve ekonomik büyümenin sonuçlarını nasıl paylaştırdığı siyasal ve kurumsal tercihlerle de şekillenir.
Eğitimde fırsat eşitsizliği, hayat pahalılığı, konut sorunu ve iş güvencesindeki zayıflama farklı toplumsal kesimleri ortak talepler etrafında birleştirebilir. Öğrenciler daha iyi eğitim, çalışanlar daha güvenli iş ve daha adil ücret, aileler ise ekonomik güvence isteyebilir.
Bu nedenle toplumsal taleplerin yönünü belirleyen yalnızca ekonomik koşullar değil, Fransa’daki gibi bu talepleri örgütleyebilen siyasal aktörler, kurumlar ve uygulanabilir programlardır.
İhtiyaç duyulan şey; kamusal sorumlulukları yerine getirebilen, hesap verebilir ve piyasa güçleri karşısında toplumsal çıkarları gözetebilen bir devlet yapısıdır.
Sosyal devletin güçlenmesi, mali kaynakların nasıl yaratılacağı ve kullanılacağı sorularını da beraberinde getirir. Kalıcı refah, yalnızca kamu harcamalarını artırmakla değil; üretken bir ekonomi, sürdürülebilir bütçe, adil vergi sistemi ve güçlü kurumlarla mümkün olabilir.
Avrupa’daki toplumsal huzursuzluğun işaret ettiği temel sorun, devletin yurttaşlarına karşı sorumluluklarının yeniden tanımlanması ihtiyacıdır. İnsanlar ekonomik düzenin yalnızca maliyetlerini üstlenmek, buna karşılık karar alma süreçlerinin dışında kalmak istemiyor.
Piyasa ekonomik faaliyetleri örgütleyebilir; ancak toplumsal adaletin, fırsat eşitliğinin ve ortak yaşamın bütün sorumluluğunu üstlenemez.
Önümüzdeki dönemin belirleyici sorunsalı, devletin ne kadar büyük ya da küçük olacağı değil, kimin için ve hangi amaçla çalışacağıdır. Bu soruya verilecek yanıt, Avrupa’da yükselen toplumsal tepkilerin demokratik reformlara mı, daha sert siyasal kutuplaşmalara mı yönelmesinde önemli rol oynayacaktır.

