Pazar, Temmuz 14, 2024

Türkiye’deki özelleştirmeler

Sayın Okurlarım,

Gerek günümüzde gerekse daha önceki yıllardan itibaren ülke gündemine çok farklı rüşvet iddiaları ve yapılan suiistimaller çerçevesindeki konular ile gelen özelleştirme uygulamalarından ana hatları ile bahsetmek ve bu kapsamdaki tamamen yanlış veya kasıtlı denilebilecek siyasi tercihlerin üzerinde durarak bazı saptamaları belirginleştirmek istiyorum.

Bilindiği gibi Türkiye 1960 yıllarından itibaren karma ekonomi uygulamış ancak 1983 yılında Turgut Özal’ın yönlendirmesiyle liberal ekonomiyi benimseyerek yoluna devam etmek istemiştir. Turgut Özal ve patisi (ANAP) ülkede ilk olarak özelleştirme programlarını başlatmışlardır. Ancak yapılan bu özelleştirmelerde uygulamaya giren kamuya ait şirketlerin daha ziyade blok olarak hisselerinin satışları esas alınmıştır. Bu blok hisse satışlarının her ne kadar açık ihale yoluyla yapıldığı iddia edilse bile bu satışların, kapalı kapılar ardında ön pazarlıklar sonucu gerçekleştiği de geniş bir kamuoyu tarafından devamlı olarak dile getirilmiş bulunmaktadır. Blok hisse satışların yapıldığı süreçte masa altı ciddi rüşvet ödemlerinin yapıldığı da birçok kanaat önderi ve medya organları tarafından iddia edilmiştir. Ancak güncel olarak ele alındığında özelleştirme şartları ve fiyatları ile ödemeleri kapsamında iktidar bloğu tarafından ticari sır olarak tanımlanıp kamuoyuna hiçbir açıklama yapılmaması tercih edilmiştir.

Unutmamak gerekir ki günümüzde tüm uluslararası ticaret ile ilgili kuralların konulması Uluslararası Ticaret Odası (ICC) uygulamalarına bırakılmıştır. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler tarafından 11 nisan 1980 tarihinde Viyana’da yapılan milletlerarası mal satımına ilişkin sözleşmelerin (CISG) imzalanması ise 11 mart 2010 tarihinde bakanlar kurulu tarafından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onayı ile karara bağlanmıştır. Uluslararası Ticaret Odası kapsamında ise ticari sır kavramının ne olduğu kesin hatları ile net bir şekilde belirtilmiştir. Tüm bunlar siyasi yöneticiler tarafından bilinmesine rağmen yine de özelleştirmeler ve kamu özel ortaklık projeleri için ticari sır diye açıklamalar yapılmış ve halen yapılmaktadır. Unutmamak gerekir ki bahse konu özelleştirilen ve özelleştirilecek olan tesisler tamamen kamunun mallarıdır. Bu blok hisse satışları ile gerçekleşen özelleştirmelerde tesisler hem gerçek değerinden çok daha ucuza satılmış, hem de belli aile şirketlerinin veya aile holdinglerinin eline geçmiştir. Bu uygulamanın temelinde idari, yasal ve yapısal yanlışlıkların yapıldığını ifade etmek kaçınılmaz olacaktır.

Bu gibi büyük veya orta ölçekli kamu tesisleri özelleştirilirken tercih edilmesi gerekli olan yol blok hisse satışı değil hisselerin menkul kıymetler borsasında satılması olmalıydı. Devlet özelleştirilecek olan tesislerde %10 hisseyi hazine üzerinde tutarak kalan %90 hisseyi ise borsada talep toplama metodu ile satacaktı. Ancak bu satış aşamasında bir aile, bir holding veya bir grubun en fazla %10 oranında hisse alabileceğini idari ve yasal esaslara bağlanmalıydı. Böylece hem tesislerin sahipliği geniş bir tabana yayılmış ve hem de İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında derinlik ve perspektif kazanılmış olacaktı. Görünen odur ki ülkede milli düşüncelerde olması gerekli olan ve günümüze kadar gelen tüm iktidarların hiçbirisi böyle rasyonel ve lojik bir yolu seçmemişler bu hususta kişisel veya partizan menfaat esaslı öngörüler galip gelmiştir.

İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurulduğu günden itibaren günümüze kadar birçok skandala da sahne olmuştur. Borsa oynama deyimi sadece Türk dilinde kendisine karşılık bulmuştur. Oysa diğer bütün dillerde borsa yatırım platformu olarak güncelleşmektedir. Türkiye’de, borsa şirketleri daha ziyade ailelerin kontrolünde olduklarından finansal derinlik kazanamamıştır. Bu nedenle yabancı yatırımcıların kısa sürede borsamıza girip aniden çıkmalarının önüne geçilebilecek tercih edilir nedenler konulamamıştır. Bu durumun da ülke ekonomisi üzerinde krizlere varabilecek unsurları tetiklediğini geçmiş deneylerden de görmek mümkündür.

Borsanın önemine örnek vermek gerekirse Amerika’daki mortgage krizi döneminde devletin bankaları ve yatırım şirketlerini nasıl kurtardığına bakmak yeterli olacaktır. Amerika Birleşik Devletlerindeki 2008 ekonomik krizi aynı zamanda büyük durgunluk olarak da ifade edilmektedir. 2008 Yılının son aylarında ortaya çıkan ve birçok ülkeyi olumsuz yönde etkileyen ekonomik kriz olarak tarihteki yerini almıştır. Bu kriz özellikle 2008 yılının Eylül ayında tamamen hissedilir ve bireylere dokunur hale gelmiştir. ABD’deki gayrimenkul piyasasının birden değer kaybetmesi ve bunun sonucu olarak ipotekli satışlardaki bireysel iflasların artmasının bu krizi derinleştirdiği değerlendirilmektedir.

Bilindiği üzere, 2000 yılları boyunca başta petrol olmak üzere bütün toptan emtia ve tarım ürünleri fiyatlarında büyük bir yükseliş gündeme gelmiştir. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme bu ürünlere olan talebi arttırmış ve fiyatların yükselmesine neden olmuştur. İstatistiksel olarak bakıldığında 2008 yılında gıda fiyatlarının tarihin en yüksek düzeylerine ulaştığı görülmektedir. Altın ve petrol gibi değerli maddeler de tarihinin en yüksek değerini kazanırken Amerikan Dolarının değeri hemen hemen bütün diğer para birimleri karşısında önemli ölçüde değer kaybetmiştir. Bu gelişime paralel olarak 2008 yılında Amerika Birleşik Devletlerindeki gayrimenkul piyasasında büyük bir düşüş yaşanmıştır.

Bilindiği gibi, ABD’deki konut fiyatları 2000 yılları boyunca büyük bir yükselme göstermişti. Bu yükselmenin bir nedeni de kolaylıkla elde edilebilen ipotekli satışlar yani mortgage olarak anılmaktadır. Bu dönemde, sürekli olarak yükselen konut fiyatları piyasalarda aşırı derecede iyimser bir beklenti yaratmış, bankaların düşük gelirli ailelere konut almak için kolayca kredi sağlamaları da önemli bir etmen olmuştur. Konut fiyatları inişe geçince birdenbire “subprime mortgage“ olarak tanımlanan yüksek risk ve yüksek faizli kredi piyasası çökmüş, kredi faizlerini ödeyemeyen düşük gelirli ailelerinin iflas etmelerine ve konutlarına el konmasına neden olmuştur. Düşük gelirli ailelere yüksek riskli kredi açan kurumlar kredi akitlerini birleştirip paketleyerek borsalarda alınıp satılabilen tahviller haline getirmişler, yatırım bankaları ve ticaret bankalarına satmışlardır. Bu arada elinde büyük montanlı yüksek riskli ipotekli konut kredisi tutan yatırım bankası Bear Sterns mart ayında iflas edince JP Morgan Chase yatırım bankasına satılmıştır.

Bu iflas kervanına, Lehman Brothers, Merrıl Lynch Ve Amerıcan Internatıonal Group da eklenmiştir. Bu krizi önlemek amacıyla Amerikan Kongresi 700 milyar dolar değerinde kurtarma paketini onaylayarak uygulamaya koymuştur. Bankalar ve büyük yatırım grupları ekonomik krize girince ABD hazinesi çok büyük para enjeksiyonu yapmaya başlamıştır. Yapılan bu para enjeksiyonu kapsamında hazine vermiş olduğu yardımlara karşılık o grubun hisselerinin bir kısmını o günkü borsa değeri üzerinden satın alma yoluna gitmiştir. Ancak bu arada bazılarının da hisse bazında değerlendirilmesini kendisi yapmıştır. Bu gelişmeler çerçevesinde yönetimleri tamamen değişen gruplar da olmuştur. Bu arada geçen süreçte Amerikan Hazinesinin ortak olduğu kamuoyunda duyulduktan sonra battığı kabul edilen grubun hisseleri de borsada itibar kazanarak yükselmiştir. Bu durumda devlet gruba zahiri bir itibar kullanarak ona gerçek bir itibar kazandırmıştı. Böylece battı denilen grubun hisseleri borsada devamlı yükselme yönünde bir hareket sağlamıştır.

Bu çerçevede rakamsal bir örnekleme yapılacak olursa devletin bir hissesine 0.80 USD ödediği grubun hisseleri üç veya üç buçuk yıl yıl içinde 3.80 USD değerine çıkmıştır. Devlet de elinde bulundurduğu hisseleri bu değer üzerinden yavaş yavaş satarak hem verdiği kurtarma parasını geri almış ve aynı zamanda kâr da elde etmiş olmaktadır. Ancak bu operasyon derinliği ve perspektifi olan borsalarda yapılabilmektedir. İşte bu nedenle İstanbul Menkul Kıymetler Borsasının da derinleştirilmesi için gerekli olan yasal ve idari önlemlerin alınması konunun yeni baştan değerlendirilerek ele alınması kaçınılmaz bir gerçektir. Uzun zaman içinde görülmüştür ki yabancı yatırımcılar Türkiye borsasına kısa vadeli para kazanmak için giriyorlar ve kâr realize edildikten sonra da hemen kısa sürede çıkmaktadırlar. Borsa bu organik yapısı ile uzun vadeli yabancı yatırımcıyı cezbedememektedir. Yapmış olduğum bir araştırma çerçevesinde yabancı yatırımcıların borsada dolar bazında yüzde yirmi (% 20) seviyesinde bir kârı realize ettikleri zaman hemen çıkma yolunu tercih ettikleri görülmektedir. Ancak bu yatırımcıların risk alma iştahları değerlendirilerek bir strateji uygulanmasının gerekli olduğuna inanıyorum.

Tayfun Gözüm

Diğer Yazarlar