Birçok şikâyet duyarız; eleman bulamıyoruz, iş bulamıyoruz. Bunlar on yıllardır duyduğumuz standart şikâyetler. Bunlar kadar yaygın bir şikâyet daha var; işi beğenmiyorlar. Gençlere yetişme döneminde bir eğitim verilemiyorsa, o zaman gençler de hayallerini dile getirir. Yeni mezun mühendis şantiyede sekreter ve araç ister. Tamirci ustasının yanında başlayan çırak da kısa zamanda yakında bir tamir atölyesi açmayı hayal eder. Oysa ustaların birikimi kısa zamanda özümsenecek bir beceri midir?
OECD’nin 2 yılda bir düzenlediği “Beceriler Zirvesinin” altıncısı İstanbul’da Haliç Kongre merkezinde yapıldı. Açılış konuşmalarından birisini de Recep Tayyip Erdoğan yaptı. Erdoğan nüfusumuzun yaşlanmakta olduğunu vurguladı.
OECD, “Organisation for Ekonomik Co-operation and Development”, Türkçesi “Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü” 1961 yılında Türkiye’nin de arasında olduğu 20 ülke tarafından kuruldu. Bugün üye sayısı 38 ülke. OECD’nin Türkçe açılımı Beceriler Zirvesinde gelecek nesillere aktarılacak beceriler üzerinde çalışma yapılıyor. 1960’lardaki bilgi ve beceri aktarımı ile bugünkü z-kuşağına aktarılacak bilgi ve beceri arasında çok fark var. Nüfus yaşlanıyor ama yaşlı nüfus ile genç nüfusun uygulama alanındaki bilgileri farklı, becerileri farklı.
OECD’ye göre becerilen üç alanda ve kendi içinde alt başlıklarla tanımlanmış. Birincisi Öğrenme Becerileri, ikincisi Okuryazarlık Becerileri, üçüncüsü Yaşam Becerileri. Bunların alt başlıkları da şöyle: Öğrenme Becerilerinde “eleştirel düşünme, yaratıcılık, işbirliği ve iletişim”. Okuryazarlık Becerilerinde “bilgi okuryazarlığı, medya okuryazarlığı ve dijital okuryazarlık”. Yaşam Becerilerinde ise “esneklik, liderlik, girişim, üretkenlik ve sosyal beceriler” konusunda altbaşlıklar var. Özetle beceri aktarmak için becerili olmak gerekir. Beceri öyle sıradan işçilik öğrenmek demek değil.
Bir ülkede nüfusun kendini yenileme eşiği yani ortalama nüfusun yaşlanmaması için doğurganlık hızının 2,1 olmalıdır. Bir başka deyişle 100 kadının 49 yaşına kadar doğuracağı çocuk sayısı en az 210 olmalıdır. Şimdi 1961 yılındaki Almanya’ya bakalım. 1961’de Almanya’da doğurganlık hızı 2,37 idi. Almanya’nın ortalama nüfusu yaşlanmıyordu. Almanya 2. Dünya Savaşı sonrasında kalkınma hamlesi yaparken ağır sanayi ve inşaat sektöründeki işgücü açığını kapatmak için Türkiye ile işgücü anlaşması yaptı. Türk işçileri 30 Ekim 1961’de imzalanan bu anlaşma ile Almanya’ya “misafir işçi” olarak gitmeye başladı ve zaman içinde Türk işçileri kalıcı hale geldi.
Peki, AKP 2002’de iktidara gelirken Erdoğan her ailenin üç çocuğu olsun sloganını atarken Türkiye’de doğum oranı neydi? 2,38.
2002’de 2,38 olan doğum hızı ile ülkenin sanayide ve tarımda gelişmesinin önünde bir engel yoktu. Yıllar içinde ne oldu diye sorgularsak görünen şu: 2002’de 2,38 olan doğum hızı 2024’te 1,48’e kadar geriledi.2025’te bu hız daha da düştü, yakında açıklaması yapılacaktır.
İktidar evlenin para vereyim, çocuk yapın para vereyim diyor ama gençler buna inanmıyor. Zira ülkede geçim koşulları yıllar içinde gittikçe zorlaşıyor. Kuşkusuz bunda genç kuşağın çocuk bakımı için eve hapsolma kaygısı da var. Yeni bir yasa ile annelerin doğum izni 16 haftadan 24 haftaya yani yaklaşık 6 aya çıkartıldı ama gençler 6 aydan sonra başlarına ne geleceğinin farkında; işsizlik, düşük ücret, hayat pahalılığı sorun olarak gençlerin üzerine çökecek. Bu yasa çerçevesinde çocuk yapmaya devam edecek kesimler tabii ki Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da feodal baskının var olduğu bölgelerde devam edeceği çok açık. Ancak ortalama doğum hızının giderek azalmasının önüne maalesef geçilemeyecektir.
Nitelikli işçiler, yani doktorlar, mühendisler, bilgisayar uzmanları yurt dışına giderken “vasıfsız” işçiler de Orta Doğu’dan ve Orta Asya’dan zorunlu biçimde güç olarak alınmaktadır.
Liderler birbirlerine hava atacağına, halkın temel sorunlarına odaklanmak zorundadır.