Unvan Var, Çalışma Yok…

Bir kişiyi tanımlayan unvanlar vardır. Meslek, rütbe, makam, toplum içinde sahip olduğu ad, san veya titrdir. Kişisel unvan, mesleki eğitim, kamusal konumunda anıldığı tanımdır. Doktor, mühendis, avukat, profesör, teğmen. Kişisel unvan başarılı olanlara verilen onursal unvan da olabilir: fahri doktor gibi. Özel sektörde şirket içindeki pozisyona göre muhasebeci, müdür gibi unvanlar, kamuda yani memuriyette de öğretmen, şef, memur, doktor gibi unvanları biliriz.

Bu unvan sahipleri iş tanımına göre görevini yapmaya çalışır. İyi çalışan zamanla terfi edebilir. Ayrı bir unvan da siyasi unvandır. Milletvekili, bakan, belediye başkanı, belediye meclis üyesi. Bu kişiler seçimle bu unvanı alıp üzerlerine düşen görevleri yerin getirirler, dönem sonunda görevlerini yenilerine teslim ederler. Milletvekilleri arasında bu görevi yeni seçilenlere teslim etmeden dört veya beş dönem sürdürenler var. Seçiminde listeleri genel merkezler yapar, genel başkandan “aferin” alanlar, bir sonraki dönemde listede seçilebilir yere yazılırlar. Belediye meclis üyelerinin durumu da öyledir. Fakat belediye başkanları doğrudan seçmen tarafından değerlendirilir. Başarılı ise seçmen ona destek veriri. Başarılı değilse alternatifine oy verilir. Alternatifi çok zayıfsa, örneğin diğer partiler parçalanmış haldeyse, başkanın yeniden seçilme şansı yüksektir. İşte İzmir’de yaşanan durum budur. Yine de şu soruları sorayım. Mevcut başkan başarısız mıydı, başkanlık görevini farklı alanlarda mı kullanıyordu, onu partiden itmeye mi çalıştılar… Soruları artırmak mümkün. Afyonkarahisar belediye başkanı Burcu Köksal milletvekilliği görevini bırakarak çok çalıştı, seçimi kazandı. Sonra neler olduysa partiden ayrılmak durumunda kaldı, AKP’ne geçti. Bir iki değil, CHP’den Yeni Parti çıkarken, 45 belediye başkanı da AKP’ye transfer oldu.

Şöyle bir soru daha sorayım; bu belediye başkanlarını aday gösterenler CHP’den ayrılarak Yeni Partiyi kuranlar. Peki bu program önceden mi planlandı? Yoksa yeni parti kurmak için CHP’den ayrılanlar, tüm teşkilata “haydi siz de kendinize bir yol bulun” mu dediler?

Zaman içinde bu konularda açıklık olacak.

Parti genel başkanlarının bilmesi gereken kural şudur; önemli olan bir parti kurmak değil, kitleleri ikna ederek partiyi büyütmek ve parti üyelerini de birarada tutmaktır. Haydi iktidar koltuğuna oturmaya gidiyoruz demek birçoğuna umut, heyecan verebilir, ki çok yerinde bir slogan olarak insanımızı harekete geçirmiştir. Ancak “aslan başkanım, senin arkandayız” dedikten sonra başkan yan çizip başka bir partiye göz kırparsa seçmen buna ne der acaba?

Seçilen milletvekillerinin büyük kısmı gider mecliste oturur, partisinin önergesine oy verir, girdiği komisyonların toplantılarına katılır. Ay başında maaşı hesabına yatar. Belediye başkanları da “memurlarının” standart belediye işlerine yorum yapar, meclis toplantısını isterse yönetir, Zorunlu toplantılar dışında medya için gezer durur. Sözünü ettiğimiz kişiler 1970’lerin milletvekili ve belediye başkanları değil. Bunların büyük çoğunluğu AKP iktidarının eseri.

O halde işler nasıl yürüyor derseniz; arada yürütenleri bir kenara bırakarak kanımca şöyledir; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 100 yıldır gelen bir sistemi var. Bu sistem Türk devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu üzerinden gelen bir anlayışı da taşımakta. Osmanlı’nın yıkılmasına sebep olan rüşvet belasını Türkiye Cumhuriyeti yok etmeye çalışmıştı. Son yıllarda çalışmadan para kazanma hırsı ülkemizde toplumsal yapıyı etkilemeye başladı diye düşünürüm. Kaçakçılık, uyuşturucu işlerine bulaşanların unvanı milletvekili de olabilir.

Arınma sadece partilerde olmamalı. Devletimizin yönetenler de ulusal kurtuluşçu bir ruhla ülkeyi yönetirken nemalanmak yerine halkın refahı için çalışmalı.

İskender Odabaşoğlu

Diğer Yazarlar