İnsanları anlamak ne kadar güç! Nasıl oluyor da aynı zamanda hassas ve gaddar olabiliyorlar? Öldürmek için, yok etmek için, malını mülkünü elinden almak için savaşanlar, bir bakmışsınız günlük hayatlarında barış arıyorlar. Karşısındakini düşman belleyip gözünü kırpmadan bıçaklayan biri evinin penceresindeki serçeler ölmesinler diye besliyor, kediye tekme atan çocuğun kulağını çekiyor, ihtiyar ve çaresiz adamın koluna girip karşı kaldırıma geçiriyor. Bu garip davranış biçimi hepimizde var. Japon profesör dostuma sormuştum bir kez: “Nasıl oluyor da tarih sayfalarında acımasız savaşçılar olarak tanınan siz Japonlar, aynı zamanda çok zarif, çok nazik, çok misafirperver, çok güler yüzlü ve sanatçı ruha sahip olabiliyorsunuz?” “Niye şaşırıyorsunuz? Siz de tıpkı bizim gibisiniz” diye cevap vermişti.
Avcılar geliyor aklıma. Ellerinde tüfekleri, bellerinde fişekleri, önlerinde sahibine yaranmak, akşam yemeğini hak etmek için dikkat kesilmiş köpekleriyle arazide ilerlerken, tek hedefleri birkaç tane zavallı bıldırcını akşamki pilâvlarına katmaktır. Buna bir de spor derler, eğlence derler. Aynı avcı köpeğine çocuğu gibi bakar, aşılarını yaptırır, veterinere götürür, krallar gibi besler ve öldüğünde ardından çocuklar gibi gözyaşı döker. Bunlar insanoğluna has tenakuzlardır. Savaşçı ruhu ve yufka yüreklilik aynı bedende, aynı kalbin içinde yaşarlar. Savaşçı ve yufka yürekli mi dedim? Bu cümleyi anonim bir hikâyeyle canlandırmanın tam zamanı:
Hemşire yorgun ve endişeli adamın yatağının kenarına oturdu: “Oğlunuz burada” dedi. Hasta adam gözlerini açana kadar bu cümleyi tekrar tekrar söylemek zorunda kaldı. Kalp krizi nedeniyle bir hayli bitkin haldeki adam o zaman oksijen çadırının dışında ayakta duran deniz piyadesini gördü. Elini çadırdan çıkardı. Asker o eli avucunun içine aldı ve getirilen iskemleye öylece oturdu. Hasta adamın eli avcunun içinde, ona tatlı sözler söylemeye başladı. Hemşire defalarca yanlarına gelip genç askerin yorulduğunu, isterse gidip dinlenebileceğini hatırlattıysa da dinletemedi. Asker geceyi iskemle üzerinde, hasta babasının elini tutarak ve güzel sözler söyleyerek geçirdi. Sabah olduğunda hemşireye gece boyunca yapılan gürültülerden şikâyetçi olduğunu anlattı. Hasta adam ise uyumadan ve hiçbir şey konuşmadan bütün geceyi oğlunun elini tutarak sabahladı. Güneşin doğuşundan kısa bir müddet sonra yaşlı adam öldü. Genç deniz piyadesi iskemleden kalktı ve hemşire ile aralarında şu konuşma geçti:
– Kimdi bu adam?
– Sizin babanız değil miydi?
– Hayır, onu hayatımda ilk kez görüyorum.
– Öyleyse neden sizi onun yanına getirdiğimde bunu söylemediniz?
– Bir yanlışlık yapıldığını hemen anlamıştım ama adamın oğlunu görmek istediğini hissettim ve oğlu burada değildi. Ne kadar ağırlaştığını gördüğüm ve bana ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için belli etmedim ve kaldım. Aslında ben buraya Mr. William Grey’i görmek için gelmiştim. Ordu tarafından oğlunun Irak’taki savaşta öldüğünü söylemekle görevlendirildim. Peki bu adamın adı neydi?”
– “William Grey”… Dedi ağlayarak hemşire.
İşte; beni şaşırtan, yek diğerine tamamen zıt bu davranış biçimlerinin muhtemelen sadece insanoğlunda bulunuyor olması. Hikâyenin kahramanı bir deniz piyadesi. Hikâyeyi bir Amerikan dergisinde okudum. Genç asker Irak savaşına katılan bir deniz piyadeydi anlaşılan. Onun gibi binlercesi gitti Irak’a ve neden savaştıklarını, daha doğrusu kimlerin menfaatleri uğruna üzere can verip, can aldıklarını bilmeden gittiler o uzak ülkeye. Başka binlercesi gibi hasta adamın da oğlu ölenler arasındaydı ve bu acı haber babasına ulaştırılmalıydı. Bir başka deniz piyadesine verildi bu güç görev. O ölmemişti, haberi o götürecekti ve kim bilir, belki daha sonraki bir gün o da ölecekti, onun haberini de bir başka asker götürecekti. Elimde olmadan soruyorum kendime: Bu kadar ince ruhlu, acıma duygusu güçlü, ihtiyar hasta bir adamı rahatlatmak için ona bir gecesini uykusuz kalmak pahasına verecek kadar fedâkâr bir asker, belki de bir süre önce yüzlerce Iraklı’yı öldürdü, yaraladı, sakat bıraktı. Belki öldürdükleri içinde kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar vardı. Belki de tekrar cepheye dönecek ve öldürmeye devam edecekti. Tüfeği ya da helikopteri ateş kusacaktı bir yığın masum insanın üstüne. O gün geldiğinde, hatırlayacak mı acaba hasta adamın yanında geçirdiği geceyi? Tetik çeken, bomba atan elinin içine bir anne şefkatiyle aldığı ve bütün gece bırakmayarak sıcaklığını ilettiği hasat adamın elini hatırlayacak mı? Ne tuhaf! Hatırlasa da fark etmeyecek. Gezegenimiz üzerinde var olduğumuz günden bu yana fark etmediğimiz gibi. Çark dönecek, aksamadan, teklemeden.