Haber gelmişti o sabah erkenden: Liseden sınıf arkadaşım GATA’ya kaldırılmış, kolonoskopi yapılmış, ameliyata girecekmiş. Bu kaçıncı dedim içimden. İlkokuldan bu yana kaç arkadaşımı yitirdim diye düşündüm. O kadar çok ki! Neredeyse bir tabur asker. Kimi kazada, kimi hasta yatağında, kimi ameliyat masasında göçüp gittiler. Düşünüyorum; onların her biriyle geçirdiğim günlerden kalan anılar hafızamdaki derin çukurdan çıkmış, sel gibi akıp geçiyorlar gözlerimin önünden. Bazen hoş bir anı beni gülümsetiyor, bazen nasıl dertleştiğimiz. Bazı anılar beni onlardan biriyle okuldan nasıl kaçtığımızı, bir diğeriyle ilk kez kızların peşine nasıl takıldığımızı, babamdan izin alıp bir gece birinin başka şehirdeki evine nasıl misafir olduğum canlanıyor hayalimde. Ardı ardına geçiyor hayaller ve hemen kayboluyor, arkalarında tuhaf bir hüzün bırakarak.

Ben yaşıyorum. Bazıları gibi erkenden ölüp gitmedim. Böyle yazılmış alnıma. Acaba, diyorum, hangimiz daha şanslıyız? Erken yitirdiklerimiz mi, ben mi? Her ikisi de doğru olabilir. Onlar yaşasalardı belki de çok kötü bir hayatları olacaktı. Olamaz mı? Ama belki de eşleriyle, çocuklarıyla olağanüstü mutlu bir yaşantının içinde bulacaklardı kendilerini daha uzun yıllar. Ya ben? Şimdiye kadar bir iki tökezlenme dışında her şey tıkırında gitmedi mi? Gitti, haksızlık etme! Kendimi şanslı insanlar sınıfına koyarım, gönül rahatlığıyla. Hayır, aldığım hiçbir piyango biletine, oynadığım hiçbir loto kuponuna kapik çıkmadı ama bence gerçek şans bu değil. Benim şansım, benim için her şeylerini feda etmeye hazır bir annem, bir babam ve benim için fedakârlıktan kaçınmayan ömürlerinin kış mevsimini yaşamakta olan aile büyüklerimin varlığıydı. Benim şansım, eğitimimi iyi okullarda almamdı. Benim şansım, istediğim mesleği yapıyor olmamdı. Benim şansım pırlanta gibi bir evlâda, oğlum diye bağrıma basabildiğim bir damada ve iki muhteşem toruna sahip olmamdı. Gıpta edilen, kıskanılan zenginler takımından biri değil ama namerde avuç açmadan, ailemi geçindiriyor olmamdı. Ve sanırım en önemlisi, sağlığımın ilerleyen yaşımın gereği kimi ciddî kimi önemsiz nazlanmalar dışında idare ediyor olmasıdır.
Bunları düşündüm. Düşünürken zaman içinde karşılaştığım, karşılaşacağım sıkıntıları sorun etmemem gerektiğini hatırladım. “Baksana -dedim içimden– yok belim ağrıyor, yok bacaklarım ağrıyor, yok artık bastonluyum diye dırdır ediyorsun, görmüyor musun arkadaşını, belki de hastaneden hiç çıkamayacak? Üstelik bu yaz da tatile gidecek parayı denkleştiremedin diye söylenip durma. Bak arkadaşına, dünya kadar serveti vardı ama yiyemedi, Hakk’a yürüdüğünde kırkında bile yoktu.” Bunları düşündüm ve iyi ki düşündüm. Yoksa ben de zamanın harra gürrası içinde, aslında mutlu olduğumun farkına varamayacaktım. O zaman, işte tam o anda yüreğim sızladı, gözlerim doldu. Arkadaşlarımı, yıllar içinde yitirdiğim can dostlarımı ve arkalarında bıraktıkları evlâtlarının, eşlerinin, sevgililerinin, annelerinin, babalarının kaybıyla doğan acılarını hatırlayarak.
Yarın hastaneye gidip, sınıf arkadaşımı görmeliyim demiştim yerimden fırlayarak. Ona moral vermeliyim. Ona “Merak etme arslanım seni bu hastalık deviremez. Ohoooo biz neler atlattık seninle, unuttun mu? Haydi bakalım, ben şimdi gidiyorum, Haftaya her zamanki toplantımıza geleceksin. Hele bir gelme! Benim deli olduğumu bilirsin, gelir seni buradan alır, kıçında pijamanla götürürüm” demeliyim. Yalan da olsa demeliyim. Böyle sözler ilâçtan daha tesirlidir, inanıyorum.
Halinize mutlaka şükretmeyi kendinize şiar edinin dostlar. Sizin için endişelenen mutlaka birileri vardır. Yalnız değilsiniz. Onları üzmeyin. Hayat kısa da olsa yaşamaya değer. İnsan yaşlanınca her şeyi öğrendim, biliyorum zannedebiliyor. Bense en önemli şeyi öğrendiğimi fark ettim: Kendinden daha zenginleri, daha güzelleri, daha mutlu görünenleri değil, daha kötü durumda olanları düşünerek şükretmeyi. Belki birçok şeyi öğrenemedim ama şükretmeyi çok iyi öğrendim.
