Cinsiyet Eşitliği İzleme Derneği (CEİD) tarafından yayınlanan raporda toplumsal cinsiyet eşitliğini kesişimsel bir perspektiften ele alarak, ekonomik, sosyal, çevresel ve politik krizlerin birbirini nasıl beslediği ele alınıyor.
Savaş, göç, iklim, afet, ayrımcılık, demokratik kurumların aşınması gibi çoklu krizlerin belirleyici olduğu günümüzde, toplumsal cinsiyet eşitliğini izlemek her zamankinden daha kritik bir önem taşıyor. Avrupa Birliği tarafından finanse edilen CEİD izler Projesi kapsamında hazırlanan 2024-2026 yılları arasındaki gelişmelere odaklanan Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini İzleme Raporu’nun dördüncüsünde, toplumsal cinsiyet eşitliğini kesişimsel bir perspektiften ele alarak, ekonomik, sosyal, çevresel ve politik krizlerin birbirini nasıl beslediğini ve krizlerin etkilerinin derinleştiğini ortaya koyuyor.
Afetler toplumsal gerilimi artırdı
Rapora göre bir afet ülkesi olduğu bilinen Türkiye’de, 6-7 Şubat 2023 tarihlerinde yaşanan depremin ardından iyileşme süreci sınırlı kaldı. Depremlerin yarattığı yıkımların ve can kayıplarının ağırlığına rağmen, sorumluların cezalandırılmaması adalet duygusunu zedeledi ve ortamdaki gerilimi yükseltti. İklim krizi ise birçok doğal afetin sıklığını ve şiddetini artırdı; yaz aylarındaki orman yangınları ve kuraklık, kış aylarındaki don olayları, sanayi bölgelerindeki işyeri yangınlarıyla afetlerin etkisi daha da yoğunlaştı. Afetlere ilişkin çalışmalar daha çok fiziksel sonuçlara ya da teknik kısma odaklanarak toplumsal cinsiyet eşitliğini gözetmedi ve bu yetersiz yaklaşımlar sosyal yaşamda birçok gerilim yarattı. Bu toplumsal gerilim, gündelik yaşamın farklı alanlarında görünür hale geldi.
Yoksulluk kalıcı bir gerçekliğe dönüştü
2025–2026 döneminde Türkiye’de devam eden ekonomik kriz, yüksek enflasyon ve gelir erozyonu ile birleşerek yoksulluğu toplumun geniş kesimleri için kalıcılaştırdı ancak yoksulluk yalnızca yetersiz gelirle açıklanabilecek bir sorun değil; cinsiyet, yaş, bölge, sınıf, engellilik ve göçmen statüsü gibi eksenlerle birleşerek kesişimsel bir nitelik taşıyor. Rapora göre yoksulluğun cinsiyetçi boyutunun izlenmesi, resmi göstergelerin hane içinde gelirin eşit bölüşüldüğü varsayımına dayanması nedeniyle son derece sınırlı. Buna rağmen son dönemde özellikle yaşlı kadınlar açısından tablo çarpıcı. Yüksek enflasyon karşısında emekli maaşlarının reel olarak erimesiyle 65 yaş ve üzeri nüfusta yoksulluk veya sosyal dışlanma riski 2021’de yüzde 16,8 iken 2025’te yüzde 22,8’e yükseldi, yaşlı kadınlarda bu oran yüzde 23,6 ile daha yüksek gerçekleşti. En düşük emekli maaşı 2021’de 2.327 TL’den 2025’te 14.469 TL’ye yükselmiş olsa da aynı dönemde gıda fiyatlarının yaklaşık 6,4 kat, kiraların 7,5 kat artması, yaşlıların alım gücünün belirgin biçimde gerilemesine sebep oldu. Hayatları boyunca daha düşük ücretlerle, daha güvencesiz ve kesintili çalışan kadınlar, emeklilik sistemine sınırlı erişimleri nedeniyle yaşlılıkta da güvenceli gelire en az ulaşabilen kesim olmaya devam ediyor. Dul ve yetim maaşı alanların yaklaşık 3,9 milyonunun kadın olması, bu mekanizmanın kadınlar için hak temelli bir sosyal güvenlikten çok aileye bağlı dolaylı bir gelir kaynağı olarak işlediğini gösteriyor.
Rapora göre sosyal koruma harcamalarının gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH) içindeki payının Türkiye’de yaklaşık yüzde 10 düzeyinde kalması ve OECD ortalamasının oldukça altında olması, yararlanıcı sayısı artarken kişi başına düşen reel desteğin azaldığını ve sistemin koruyucu kapasitesinin zayıfladığını ortaya koyuyor. Nitekim sosyal koruma kapsamında maaş ve yardım alan kişi sayısı 2021’de 14,6 milyondan 2024’te 17,5 milyona yükselirken kadınların payı yüzde 43’ten yüzde 40’a geriledi. Emekli ve yaşlı aylığı alanların 9,7 milyonu erkek, 3,24 milyonu kadın. Kadınların ücretli ve güvenceli işlere sınırlı erişimi; emeklilik gelirlerinin yanı sıra ücretlerin de yüksek enflasyon karşısında hızla erimesi ve güvencesiz istihdamın yaygınlığı ile birleşerek kadın yoksulluğunu derinleştirdi.
İş cinayetlerine vurgu
Rapora göre, yoksulluğa iş yaşamındaki şiddet olayları eşlik ediyor. Çalışma yaşamında şiddetin en çıplak biçimleri, her gün yaşanan ve adına iş kazası denen iş cinayetleri. Hiçbir iş güvenliği tedbiri alınmadan son derece riskli ortamlarda çalışmak zorunda bırakılan bir grup kadın ve kız çocuğunun Dilovası’ndaki bir parfüm atölyesinde yanarak ölmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri idi. Geleneksel olarak işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri risklerin daha görünür olduğu erkek yoğun sektörlere göre alındığı için kadın işçilerin maruz kaldığı iş kazaları ve cinayetleri de çarpıcı olaylar dışında pek görünmüyor. Oysa yıllar itibariyle bu sayılar artıyor ancak kadınların önemli bir kesimi kayıtdışı çalıştığı için SGK kayıtlarına girmiyor. İş Sağlığı ve İşçi Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verilerine göre işbaşında ölen kadın işçi sayısı 2024 yılında 106 iken 2025 yılında 138 olarak kayıtlara geçti. 2024 yılında SGK kayıtlarına geçen ölü sayısı ise 54 idi. Şunu da hatırlatalım ki, sadece kayıtlı işçileri esas alan SGK verileri kayıt dışı çalışan işçilerin ölümlerini istatistiklerine yansıtmıyor.
Şiddet alarm veriyor
Rapora göre toplumsal cinsiyet eşitliği açısından belirleyici alanlardan biri olan kadınlara yönelik şiddet, artan kadın cinayetleri ile alarm veriyor. Bu konuda resmi veri olmasa da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) ile Bianet Erkek Şiddeti Çetelesi kadın ölümlerine ilişkin veri yayınlıyor. Bianet’in verisine göre erkekler 2025 yılında en az 299 kadını öldürdü. KCDP verisi ise, aynı yıl toplam 653 kadının cinayet ya da şüpheli ölüm nedeniyle yaşamını kaybettiğini belirtiyor. Kamu kurumlarında ise kadınlara yönelik şiddete ilişkin kısıtlı veri paylaşımı ve daha çok politika belgesi üretimi söz konusu. Ülke genelindeki şiddet yaygınlığını ölçmek için yapılan araştırmanın ilk sonuçları Temmuz 2025 tarihinde TÜİK bülteninde yayınlandı, ancak henüz raporun tümü paylaşılmadı. Yakın zamanda, V. Kadınlara Yönelik Şiddet ile Mücadele Ulusal Eylem Planı Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından kamuoyuyla paylaşıldı.
2025 yılı, adalete erişimde toplumsal cinsiyet eşitliği açısından çelişkili bir tabloya işaret ediyor. Bir yandan toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı söylemlerin hukuk alanına yansıtılma çabalarıyla, özellikle 11. Yargı Paketi taslağında Türk Ceza Kanunu’nun 225. maddesinin kapsamının genişletilmesi ve Medeni Kanun’da cinsiyet uyum sürecine ilişkin hakları sınırlayan düzenlemelerin önerilmesi, hakların tanınması ve korunması ilkesini zayıflatan girişimler olarak öne çıktı. Bu düzenlemelerin geri çekilmesinde sivil toplumun, özellikle Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) ve LGBTİ+ örgütlerinin yürüttüğü mücadele belirleyici oldu fakat konuya ilişkin yeni yasa taslakları hazırlanıyor. Öte yandan kadına yönelik şiddetle mücadele alanında ŞÖNİM’lerin ve Kadın Tıbbi Destek Hizmetleri’nin sayısının artırılması ile 2026–2030 dönemini kapsayan V. Ulusal Eylem Planı’nın kabul edilmesi, önleme, koruma, müdahale ve güçlendirme eksenlerini içeren bütüncül bir politika çerçevesine işaret ediyor. Ancak planın kadınları büyük ölçüde homojen bir grup olarak ele alması ve farklı toplumsal kesimlere özgü politika araçlarını yeterince somutlaştırmaması, adalete erişim bakımından yapısal sınırlılıkların sürdüğünü gösteriyor.
Kadınlar daha uzun yaşıyor ama daha sağlıksız
Raporda sağlık alanında da ilgili kamu belgelerinde anne sağlığının korunması ve anne ölümlerinin azaltılmasına yönelik hükümler bulunmakla birlikte, cinsel sağlık, gebeliği önleyici yöntemlere erişim, iradi düşük hizmetleri gibi konuların adeta göz ardı edildiği görülüyor. Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi kadınlarda 80,5 yıl, erkeklerde 75,5 yıl olarak hesaplandı. Kadınlar erkeklerden daha uzun yaşamakla birlikte, bu sürenin tamamını sağlıklı geçiremiyor. Kadınların sağlıklı yaşam süresi erkeklerin 2,6 yıl gerisinde. Bu durum, kadınların yaşamlarının daha uzun bir dönemini hastalık ve/veya işlev kaybı ile geçirdiğine işaret ediyor. Ekonomik kriz ve derinleşen yoksulluk, kadınların koruyucu sağlık hizmetlerine erişimini de kısıtlıyor. Sağlık Bakanlığı tarafından 2025 yılı sonuna kadar ücretsiz olacağı açıklanan HPV aşısı konusunda henüz somut bir adım atılmadı. Anne ölüm oranlarında düşüş gözlense de, halen neredeyse her iki anne ölümünden biri (yüzde 44,8) önlenebilir nitelikte olmasına rağmen önlenemiyor. 15–19 yaş grubunu kapsayan adölesan doğurganlık hızı 2017’de binde 21,8 iken 2024 yılında binde 10,1’e gerilemekle birlikte, halen Avrupa Birliği üye ülkelerinde binde 7 olan adölesan doğurganlık hızı ortalamasının üzerinde seyrettiği görülüyor. 2001’de 2,38 çocuk olan toplam doğurganlık hızının 2024’te 1,48’e gerilemesi, nüfusun yenilenme düzeyine ilişkin kaygıları artırdı. 2026–2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edilmesi, bu kaygıların politika alanına yansıdığını ve sağlık politikalarının hak temelli yaklaşımdan uzaklaştığını gösteriyor.
