Münih-2

Uzun bir süredir ABD’nden bağımsız bir Avrupa güvenliğinin zor olduğu bilhassa Ukrayna meselesinden itibaren daha çok dile getiriliyor. ABD 2024 seçim kampanyaları sırasında olsun, Trump 2 döneminde olsun MAGA söylemlerinin vurguladığı ana konulardandır. Neredeyse 80 yıldır Washington’a dayanan güvenliğin sağladığı fayda, AB’nin sosyal refahına harcanıyordu. O sebeple kıtanın(üyelerin) envanterinde silah bulunmuyor, bunu üretecek yapı da. Elbette bu durumun sorumlusu sadece AB değildir. Avrupa kıtasında 19. asır boyunca(Otto von Bismarck) askeri güç ve teçhizat bakımından Almanların baskın olduğu bir gerçektir. Mesela Türkiye Cumhuriyetinde daha Osmanlı ordusunda başlayan ve İkinci Dünya Savaşına kadar giden Alman standardı hakimdi. Savaştan sonra değişmiştir. 

AB için de aynı paralelde orduları baştan öyle kendi başlarına kurulmadığı için 1945 sonrasında ABD ile birlikte çalışabilecek biçimde dokusu var. Eğer NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor ise ki o da farklı bir şeydir. Şimdi bunun aşılması için “AB’nin Pentagonlaşması” gibi bir aklı paylaşıyorlar.

Önce Ocak’ta Davos sonra Şubat’ta Münih Güvenlik Konferansında verilen mesajlar dikkat çekiciydi. Almanya Başbakanı Merz, onlarca yıldır var olan dünya düzeninin artık olmadığından, Fransa C. Başkanı Macron, Avrupa’nın savaşa hazırlanması gerektiğinden, ABD Dışişleri Bakanı Rubio, eski dünyanın gittiğinden bahisle aynı hafta farklı başkentlerden gelen üç lider 1945 sonrası kurulan düzenin çözülmekte olduğu gerçeğini dile getirdiler.

Dünya kritik bir eşikte. Sorun düzenin değişip değişmeyeceği değil, değişimin yıkım ya da kontrollü bir yeniden yapılanma tercihlerinden hangisini getireceğidir.

Münih’te verilen mesajlara göre tarihsel bakış küresel düzenin kırılganlığını açıkça ortaya koyuyor. Tabi ki tarihin tekerrür etmesi zaruri değilse de büyük güçlerin rekabetinin kaçınılmazlığı da ortada. Küresel ekonomi jeopolitik hesapların gölgesinde biçimleniyor, AB ülkelerinde vatandaşların yüzde 70’i ülkelerinin tehdit altında olduğunu düşünüyor. Bu endişenin üç sebebi var. Avrupa, Rusya’yı yayılmacı, Çin’i ekonomik açıdan saldırgan, ABD’yi de güvenilmez buluyor. Brüksel “Trump gider, işler eski haline döner “ havasında değil zira Washington’ın yükten kurtulma politikasının sadece Trump’ın kişiliğinden kaynaklanmadığının farkındalar. Brüksel’in sorununu tanımlaması, savunma sanayi için harcayacak bütçesinin olması başkentlerin endişelerini gidermeye yetmiyor.1999’da ortaya atılan, NATO eski genel sekreteri Javier Solana’nın başında bulunduğu ancak hayata geçemeyen ‘Avrupa Ordusu’ projesinin şoku var. .Para harcayarak savunma sanayi geliştirilebilir fakat Avrupa’nın esas derdi insan kaynağının olmaması. Bir yanda da asker sayısı düşük, orduları 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana muharebe görmemiş Avrupa orduları var.

Böyle bir ortamda yani yıkım siyasetinin hakim olduğu yeni bir döneme girildiğinde kurumsal ataleti kırma iddiasıyla hareket eden siyasi liderler, mevcut uluslararası ekseni bir yük olarak görüyor. Çok taraflılık yerine ikili pazarlıklar, kurallara dayalı düzen yerine güç merkezli anlayış öne çıkıyor. Gidişat yalnızca büyük güçlerin değil, tüm uluslararası toplumun geleceğini belirleyici olabilecek gibi.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar