“Her şey apaçık ortada, sisli olan gözlerimiz.”
Lao Tzu’nun bu sözü, yalnızca eski bir bilgenin güzel cümlesi değildir. İnsana, yönetime, ilişkilere, kurumlara ve hayata dair çok derin bir gerçeği anlatır. Bu cümle şirket koridorlarında, toplantı odalarında, yönetim kurulu masalarında her gün yeniden doğrulanan yalın bir gerçektir.
Çünkü çoğu zaman sorunlar aniden ortaya çıkmaz. Bir çalışan bir sabah durduk yere motivasyonunu kaybetmez. Bir departman bir gecede verimsizleşmez. Müşteri memnuniyeti bir anda düşmez. Şirket kültürü bir sabah bozulmuş olarak uyanmaz.
Bütün bunların ayak sesleri vardır.
Önce toplantılarda sessizlik artar. Sonra iyi çalışanlar daha az fikir söylemeye başlar. Bazı işler hep aynı kişilerin sırtına yüklenir. Bazı yöneticiler sürekli “yoğunuz” diyerek gerçek sorunları erteler. Bazı çalışanlar artık itiraz etmez; çünkü itiraz etmenin bir şeyi değiştirmediğini öğrenmiştir.
Her şey ortadadır aslında.
Ama görmek, çoğu zaman bakmaktan daha cesur bir iştir.
Şirketlerde en tehlikeli yönetim körlüğü, bilgisizlikten değil, bilmek istememekten doğar. Çünkü görmek, sorumluluk almayı gerektirir. Görmek, karar vermeyi gerektirir. Görmek, bazen sevilen bir yöneticinin yetersizliğini, bazen başarılı görünen bir departmanın içten içe çürüdüğünü, bazen de patronun kendi yönetim tarzının sorunun bir parçası olduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Bu yüzden bazı gerçekler görülmez; sadece seyredilir.
Bir şirkette satış ekibi uzun süredir hedeflerini tutturamıyordu. İlk bakışta sorun piyasa koşullarıydı. Döviz dalgalanmıştı, rakipler fiyat kırmıştı, müşteri davranışları değişmişti. Yönetim her toplantıda bu başlıkları konuşuyor, grafikler inceleniyor, raporlar hazırlanıyor, yeni kampanyalar planlanıyordu.
Fakat şirketin içinde başka bir gerçek daha vardı.
Satış ekibinin en deneyimli iki çalışanı altı aydır neredeyse hiç söz almıyordu. Genç çalışanlar sürekli değişiyor, gelenler kısa sürede ayrılıyordu. Bölüm yöneticisi her başarısızlığı “ekibin disiplinsizliği” ile açıklıyor, her başarıyı ise kendi yönetim becerisine bağlıyordu. İnsan kaynakları çıkış mülakatlarında benzer cümleleri defalarca duymuştu: “Burada fikir söylemek riskli”, “Hata yapınca öğrenmiyoruz, suçlanıyoruz”, “Yönetici dinlemiyor.”
Ama bu cümleler raporların ekinde kalıyordu.
Çünkü yönetim için asıl sorun satış düşüşüydü. Oysa satış düşüşü sonuçtu. Sebep, yıllardır görmezden gelinen yönetim iklimiydi.
Bir gün şirketin önemli müşterilerinden biri rakibe geçti. Bu kez konu büyüdü. Yönetim dışarıdan danışman çağırdı, toplantılar yapıldı, analizler istendi. Aylarca görülemeyen şey birkaç görüşmede ortaya çıktı: Ekip yorulmuştu, güven kırılmıştı, yönetici dinlemiyordu, insanlar sadece görev yapıyor ama artık sahiplenmiyordu.
Yani mesele sis değildi. Mesele, gözlerin görmek istememesiydi.
Beyaz yakalı hayatında bu tabloya sıkça rastlarız. Herkes bir şeylerin yanlış gittiğini hisseder ama kimse ilk cümleyi kurmak istemez. Toplantı bitince koridorda konuşulanlar, toplantı masasında söylenmez. Kahve arasında açıkça dile getirilen gerçekler, raporlarda yumuşatılır. İnsanlar “aman sorun çıkmasın” diyerek susar. Yöneticiler “şimdi zamanı değil” diyerek erteler.
Sonra bir gün küçük görünen meseleler büyük krizlere dönüşür.
Oysa iyi yönetim, yalnızca hedef koymak, performans ölçmek, bütçe yapmak değildir. İyi yönetim, görünenin arkasındaki gerçeği fark edebilmektir. Bir çalışanın suskunluğunu, bir ekibin yorgunluğunu, bir müşterinin mesafesini, bir yöneticinin savunmacı dilini, bir kurumun içindeki adalet duygusunun zayıfladığını zamanında okuyabilmektir.
Şirketlerde en pahalı cümlelerden biri şudur: “Biz bunu zaten biliyorduk.”
Madem biliyorduk, neden zamanında konuşmadık?
Madem görüyorduk, neden adım atmadık?
Madem ortadaydı, neden yokmuş gibi davrandık?
Yönetim cesaret ister. Ama bu cesaret her zaman büyük kararlar almakla ilgili değildir. Bazen en büyük cesaret, küçük bir gerçeği zamanında kabul etmektir. “Bu ekip yoruldu” diyebilmektir. “Bu yönetici insan kaybediyor” diyebilmektir. “Bu sistem adil çalışmıyor” diyebilmektir. “Sorun dışarıda değil, biraz da bizde” diyebilmektir.
Çünkü şirketlerde gerçekler kaybolmaz. Sadece ertelenir. Ertelenen gerçekler ise bir gün daha yüksek sesle geri döner.
Lao Tzu’nun sözü bu yüzden hâlâ çok güçlüdür: Her şey apaçık ortadadır. Sis çoğu zaman olayların üzerinde değil, bizim bakışımızdadır.
Ve bir kurum için asıl kırılma, sorunların ortaya çıktığı gün değil; görüldüğü hâlde görmezden gelindiği gündür.
Yönetici için en değerli yetkinlik bazen strateji kurmak değil, perdeyi aralamaktır. Çünkü hakikat, çoğu zaman kapıyı kırarak gelmez. Önce usulca kendini gösterir.
Onu zamanında görenler şirketlerini yönetir.
Görmek istemeyenler ise bir gün, zaten çoktan başlamış olan krizi yönetmeye çalışır.