Yaşam tezatlarla dolu. Ölüm-yaşam, açık-koyu, genç-yaşlı, aydınlık-karanlık, iyi-kötü, zengin-fakir, güzel-çirkin… Biri olmazsa diğeri de olmaz; çünkü, birinin varlığı sayesinde diğerinin varlığı fark ediliyor. Tezatların bazen aynı zeminde, aynı bünyede bulunmaları ise daha da ilginç. Meselâ Japonların beni hep şaşırtan bir özellikleri vardır: Nasıl oluyor da güzel sanatlara son derecede yatkın, ince mi ince zevkli bu milletin fertleri aynı zamanda hat safhada acımasız birer savaş makinasına dönüşebiliyor. Bunun örneklerini insanlık tarihinde her ulusta, her toplumda görebiliyoruz.

Güzel sanatların bir dalı olan süsleme sanatını ölüm aracı olan silâhların üzerinde görmek işte tam da bu nedenle garibime gidiyor. Bir başka canlının hayatını elinden almak, gereğinde onu parçalayarak ortadan kaldırmak için ürettiği bir silâhı en becerikli ustalara süsletmemiz nasıl izah edilebilir acaba? Kılıçlara, hançerlere, av tüfeklerine, tabancalara bakın. Bazıları av hayvanları, bazıları çiçekler, bazıları doğanın güzelliklerini sergileyen gravürlerle süslenmişler. Gravürler usta sanatçıların ellerinden çıkmış şaheserler. Bazıları gümüş ya da altınla işlenmiş, kıymetli taşlarla bezenmiş. Gangsterlerin babası rakibinin canını alırken bir gravür sanatçısının bütün maharetini döktürerek yarattığı altın ve sedef kakmalı süslerle bezeli tabancasını kullanıyor. Sultanlar, krallar, prensler, paşalar kuşların, tavşanların canını almak için altınla, gümüşle, yakutlarla, akiklerle süslenmiş sadaklarından çektikleri oklarını süslü yaylarıyla gererek atıyorlar. Çiftelerini zavallı bıldırcınlara, kekliklere, ördeklere doğrultan avcıların silâhlarının iki yanını aynı canlıların özgürce uçuşmalarını resmeden gravürler süslüyor.
Şu tezada bakın: bir sanatçıya, bir gravür ustasına gidiyorsunuz, hatırı sayılır paralar ödüyorsunuz ve tüfeğinize kuşları, geyikleri, tavşanları doğanın içinde uçarlarken, koşarlarken gösteren resimler çizdiriyorsunuz sonra da o tüfekle o canlıları öldürüyorsunuz. Bu nedir acaba? Farkına varmadan yaşamla alay etmek olabilir mi? Uygar insan kisvesi altına gizlenmiş ve hiç kaybolmamış doğal vahşiliği mi, yoksa şuur altına gömülerek zulada saklanan bir tür “öldürülene saygı” yapmacık gösterisi mi?
Ne garip değil mi? Kabiliyetli olduğu bilinen bir genci yetiştirsin, meslek sahibi yaparken zarafete, güzelliğe vücut versin diye bir gravür ustasının yanına veriyorsunuz. Yetişiyor genç ve el emeği göz nuru tasarımlarını bir tabancanın namlusuna, yanaklarına, bir kılıcın kabzasına, bir hançerin kesici (ağız) kısmına güzel mi güzel resimler işliyor. Sonra bir avcı geliyor, gördüğü silâhın güzelliğine hayran kalıyor ve muhtemelen çok para ödeyerek alıyor. O artık bir silâh olmaktan çıkmış, duvara asılan bir tablo niteliği kazanmıştır. Gelgelelim tablo geyik avlamaz, insan öldürmez ama o güzelim sanat eseri sahibi eliyle katile dönüşür.
İnsanoğlu bu. Garipliğinden sual olmaz.