
SEDA GÖK
Küresel ekonomide yeşil dönüşümün belirleyici hale geldiği yeni dönemde Türkiye, COP31 ev sahipliğiyle uluslararası iklim politikalarının şekillendiği merkezlerden biri olmaya hazırlanıyor. Antalya’da 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlenecek zirve; enerji, sanayi, tarım, ticaret ve şehircilik başta olmak üzere ekonominin bütün alanlarını ilgilendiren önemli başlıkları gündeme taşıyacak. Türkiye için diplomatik görünürlük ve ekonomik hareketlilik sağlayacak organizasyonun asıl önemi ise iklim taahhütlerinin ne ölçüde somut politikalara ve yatırımlara dönüştürülebileceğinde ortaya çıkacak.
Üretim süreçlerinden enerji tercihlerine, uluslararası ticaretten tarımsal faaliyetlere kadar geniş bir alanı etkileyen bu dönüşüm, ülkelerin ekonomik büyüme modellerini de yeniden şekillendiriyor. Karbon emisyonlarının azaltılması, temiz enerji yatırımları, kaynak verimliliği ve sürdürülebilir üretim anlayışı, yeni dönemin ekonomik öncelikleri arasında yer alıyor.
Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31’inci Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak olması, bu dönüşümün uluslararası gündeminde etkin bir rol üstlenmesi açısından önemli bir fırsat sunuyor. “Diyalogdan Uzlaşıya, Uzlaşıdan Aksiyona” sloganıyla Antalya’da gerçekleştirilecek konferansın temel yaklaşımı, iklim mücadelesinde açıklanan hedeflerin uygulamaya geçirilmesini hızlandırmak üzerine kuruluyor.
İklim politikaları ekonominin yeni belirleyicisi
COP31’in gündeminde yer alan yeşil sanayileşme, temiz enerji dönüşümü, sıfır atık, gıda güvenliği, iklim dirençli şehirler ve doğal kaynakların korunması gibi başlıklar, iklim politikalarının ekonomik sistemle doğrudan ilişkisini ortaya koyuyor. Bu çerçevede 2035 yılına kadar küresel elektrifikasyon oranının yüzde 35’e çıkarılması, atık kaynaklı metan emisyonlarının yüzde 50 azaltılması, binaların enerji yoğunluğunun yüzde 25 düşürülmesi ve sanayide döngüsel malzeme kullanımının yüzde 15’e yükseltilmesi hedefleniyor.
Söz konusu hedefler, üretim ve yatırım kararlarında önemli değişiklikleri beraberinde getirecek. Özellikle enerji yoğun sektörlerde verimlilik yatırımlarının hızlanması, yenilenebilir enerji kaynaklarının üretim süreçlerine daha fazla dahil edilmesi ve geri dönüşüm kapasitesinin geliştirilmesi rekabet gücünün korunması açısından önem kazanacak.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması da bu dönüşümün dış ticaret üzerindeki etkisini görünür hale getiriyor. İhracatçıların karbon yoğunluğunu azaltması ve üretim süreçlerini uluslararası çevre standartlarına uyumlu hale getirmesi, dış pazarlardaki konumlarını korumaları açısından giderek daha önemli hale geliyor. Dolayısıyla iklim politikaları, çevresel sorumluluğun ötesinde sanayinin geleceğini ve ihracat kapasitesini ilgilendiren bir ekonomik dönüşüm alanı oluşturuyor.
Diplomatik görünürlük uygulamayla güçlenmeli
Türkiye’nin COP31 ev sahipliği, farklı ülkeler ve müzakere grupları arasında diyalog kurulması ve uluslararası iklim iş birliğinin geliştirilmesi açısından stratejik bir konum sağlayacak. Ancak bu avantajın kalıcı bir kazanıma dönüşmesi, konferansta ortaya konulacak diplomatik hedeflerin ülkenin kendi politikalarıyla ne ölçüde örtüşeceğine bağlı olacak.
İklim zirvelerinin başarısı yalnızca katılım sayıları, açıklanan niyet beyanları veya uluslararası iş birlikleriyle değerlendirilemiyor. Sera gazı salımlarının azaltılması, doğal alanların korunması, iklim risklerine karşı toplumun güçlendirilmesi ve belirlenen hedeflerin ölçülebilir sonuçlara dönüştürülmesi temel başarı göstergelerini oluşturuyor. Bu noktada Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda enerji politikalarını, özellikle fosil yakıt kullanımını ve kömürden çıkış sürecini bütüncül bir yaklaşımla ele alması gerekiyor. Enerji arz güvenliği ile emisyon azaltımı arasındaki dengenin kurulması kadar, dönüşümden etkilenecek sektörler ve çalışanlar için adil geçiş mekanizmalarının geliştirilmesi de önem taşıyor.
Uluslararası iklim sisteminde finansman ve teknoloji transferi de müzakerelerin en kritik başlıkları arasında bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerin dönüşüm yatırımlarını gerçekleştirebilmesi için gerekli finansmana erişim, gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumlulukları ve iklim politikalarının maliyetinin nasıl paylaşılacağı, küresel uzlaşının önündeki temel konular olmaya devam ediyor. Türkiye açısından uluslararası finansman ve teknoloji iş birliklerinin geliştirilmesi önemli bir fırsat oluştururken, ulusal ölçekteki dönüşüm adımlarının da eş zamanlı ilerlemesi gerekiyor.
Tarım, su ve doğal kaynaklar stratejik önemde
İklim değişikliğinin ekonomik etkileri sanayi ve enerji sektörleriyle sınırlı değil. Kuraklık, aşırı sıcaklıklar, sel ve orman yangınları; tarımsal üretimden gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına kadar geniş bir alanda risk oluşturuyor. Bu nedenle iklim politikalarının yalnızca emisyon azaltımı üzerinden değil, iklim değişikliğinin etkilerine uyum kapasitesi üzerinden de değerlendirilmesi gerekiyor.
Özellikle su kaynaklarının korunması, tarımsal sulamada verimliliğin artırılması ve iklim koşullarına dayanıklı üretim modellerinin geliştirilmesi, Türkiye açısından öncelikli konular arasında yer alıyor. İklim risklerinin toplumun bütün kesimlerini aynı ölçüde etkilememesi de politikaların sosyal boyutunu önemli hale getiriyor. Küçük üreticiler, tarım işçileri ve düşük gelirli kesimler, iklim kaynaklı ekonomik ve çevresel riskler karşısında daha kırılgan bir konumda bulunuyor.
Doğal alanların korunması da bu sürecin ayrılmaz bir parçası. Ormanlar, toprak ve diğer doğal yutak alanları karbonun tutulmasında kritik rol oynarken, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çölleşme iklim krizinin etkilerini daha da derinleştiriyor. Türkiye’de 2021-2025 döneminde 121 bin hektar orman alanında maden, enerji ve diğer kamu yararı kapsamındaki tesisler için izin verilmesi, doğal kaynakların korunması ile ekonomik faaliyetler arasındaki dengenin önemini ortaya koyuyor. Bu izinlerin kapsadığı toplam orman alanının 970 bin hektara ulaşması, çevresel taahhütlerin uygulamadaki karşılığının da yakından izlenmesi gerektiğine işaret ediyor.
COP31 kapsamında Rio Sinerjisi başlığı altında iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve çölleşmeyle mücadele konularının birlikte ele alınması, bu üç alan arasındaki karşılıklı ilişkinin güçlendirilmesi bakımından önem taşıyor.
Antalya’nın ekonomik kazanımı kalıcı olmalı
COP31’in Türkiye ekonomisine ve Antalya’ya sağlayacağı doğrudan katkı da organizasyonun önemli boyutlarından birini oluşturuyor. Şu ana kadar 85 dünya liderinin katılım bildirdiği, 300’e yakın bakanın Türkiye’yi ziyaret etmesinin beklendiği konferans kapsamında 159 pavilyon ve 90 delegasyon ofisi başvurusu onaylandı. Ayrıca 154 ülkeden 45 bin gönüllü ile 2 bin sivil toplum örgütünün başvuru yaptığı, yaklaşık 3 bin gazetecinin akredite olduğu bildirildi.
Organizasyonun Antalya’da yaklaşık 2 milyar dolar doğrudan ekonomik hareketlilik oluşturması, çarpan etkisiyle toplam katma değerin 3-4 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Bir milyonu aşkın ziyaretçinin ağırlanmasının öngörüldüğü zirve, turizm, konaklama, ulaşım, hizmetler ve ticaret sektörlerinde önemli bir hareketlilik yaratacak.
Ev sahipliğinin başarısı, konferans döneminde oluşacak ekonomik hacimle sınırlı kalmamalı. Antalya’nın su yönetimi, atık altyapısı, ulaşım sistemleri ve turizm faaliyetlerinde iklim dirençli bir yapıya kavuşması, organizasyonun uzun vadeli mirasını belirleyecek unsurlar arasında bulunuyor.
COP31, Türkiye açısından uluslararası iklim diplomasisinde güçlü bir konum elde etmenin ötesinde, ekonomik ve çevresel dönüşümün hızlandırılması için önemli bir eşik niteliği taşıyor. Ancak bu eşiğin kalıcı bir başarıya dönüşmesi; açıklanan hedeflerin bütçelerle, yatırımlarla, uygulanabilir takvimlerle ve denetlenebilir sonuçlarla desteklenmesine bağlı. Antalya’da kurulacak uluslararası müzakere masasının gerçek karşılığı, zirve sonrasında Türkiye’nin üretiminde, enerji tercihlerinde, doğal kaynak yönetiminde ve toplumsal yaşamında ortaya çıkacak değişimle ölçülecek.
