Çarşamba, Ocak 21, 2026

İki Çeşit Ürperme Vardır

Korku ve endişenin neden olduğu ürperme ile soğuğun neden olduğu ürperme farklıdır.
Birincisi sizde iz bırakırken, diğeri bir hırkayla, şalla, sıcak çayla ortadan kaldırılabilir. Bu satırları yazdığım gün, iliklerime kadar endişe-korku-acıma karışımının neden olduğu ürpermeyi hissettim. Bu hâle de mi geldik nihayet, nereye varacak bunun sonu dedirten bir ürpermeydi bu. İstanbul’un en çok tercih edilen semtlerinden birinde, saat 10:00 sularında, yani okullarda ders yapılan saate, iki gencecik, ter-ü taze kızımız, sokakta sallana, sallana yürüyordu. Merakla seyrettiğimi gören bir hanım bana “Beyim, maalesef uyuşturucu kullanıyorlar, tanıyorum onları” dedi. Ürperdim, şu an yazarken ürperiyorum ve her hatırlayışımda da ürpereceğimden eminim. Bunlar çocuk yaştalar. Olsa, olsa 14-15. Yani en çok orta son, lise 1. Tertemiz giyimlerinden ve marka ayakkabılarından belli ki fakir aile çocukları değiller. Konuşmalarından, giyim tarzlarından, tavırlarından belli ki, sıkıntı içinde hayat mücadelesi vermemiş şehir çocukları. Bu noktaya nasıl geldik diye düşündüm.

Üzüntünün, sıkıntının insanı perişan ettiği, canından bezdirdiği insanlar tanıdım. Bekledikleri hiçbir şey yoktu hayattan. Bütün inançlarını ve kendilerine olan saygıyı, yaşadıkları dünyaya sevgiyi yitirmiş insanlar. Alkolün harap ettiği birini tanıdım. Bilinen adıyla “Dipsiz Şişe Fehmi Baba”. Tükettiği şarabın miktarını kimse bilmezmiş. Bir gün yanına oturdum. Yavaş, yavaş çevirdi başını ve baktı. “Ne var kızanım?” dedi. Sâkin tavrımı bozmadan, “Hiçbir şey yok” işareti yaptım ellerimle. Uzun, uzun baktı ve “Öyleyse söyle, neyin var?”. “Yok bir şeyim, içim daralıyor, keyfim yok. Yanına oturayım dedim”. Başını deniz tarafına çevirdi. Konuşmadan öyle oturduk bir süre. Birden döndü bana doğru: “Demek için daralıyor. Vay be! Bu yaşta ne gördün ki daralır için bre sersem tavuk!”. “Sen kendi hâline bak” deyiverdim, kışkırtmak için “Sen ne gördün ki şarap şişesinin içinden bir türlü çıkamıyorsun?”. Tekrar yüzünü denize döndü, sustu bir süre. Sonra, yüzüme bakmadan sayıklar gibi konuşmaya başladı: “Ben buralı degilım, te uzaktan geldım, maaciriz biz, büyük anamla geldık Balkanlar’dan, tam 65 yıl üncesından. Anamı, babamı ve üç kardaşımı üldürdüler. Ninem kaldı, kız kardaşım kaldı, üç beş eşya ile bir araba, bir beygir çıktık yullarda. Ac kaldık bre kızancıgım, ac kaldık. Vardık ki Istanbol’da koca nine de gidiveedi. Kız kardaşım kacıveedi. İş tuttum, para vermedilar. Hamal oldım. Belim kopti, bıraktım. Hastaneler almadı, para ver dedılar. O günden içerim bre kızancıgım. Süüle bakayım iç benzer senin dertlarına?”. 

O kızları görünce bunu hatırladım. Yollarını kesip dertlerini sormak ve bu olayı anlatmak istedim. Yapamadım. Arkalarından baka kaldım hüzünle. Onlar ise kıkırdayarak ve birbirlerine yaslanarak yürüyüp gittiler. Bu akşam belki eve gittiler ama aslında gittikleri yer dönüşü olmayan felâketler ülkesiydi.

Haydi o acıların efendisi gibi yürekten söyleyeyim: “Tee er tarafım ürperiverdi be ya! On palto giysem yoktur faydası.” İşte yazımın başlığına çok uyduğuna inandığım, orada gizlenen açıklamayı yapan cümle buydu: İki tür ürperme bir tek cevapta.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

Fazıl Bülent Kocamemi

Diğer Yazarlar