Sultan Abdülhamid için iki zıt görüş oldum olası çatışır. Birileri ona “Kızıl Sultan” derken diğerleri “Ulu Hakan” sıfatını uygun görür. Bu hükümdar hakkında çok okudum. Bence ikisi de değil. Hataları gibi vatanseverliğini de inkâr etmek mümkün değil. Bu defaki yazımda onun sıfatlarını tartışacak değilim. Abdülhamid’in sadece bir kişinin idam kararını bizzat imzaladığını ve bu kişinin bir anne katili olduğunu öğrendiğim için bu yazımda anne konusunda sohbete girmek istedim. Başlıca üzüntü kaynağım; kadının, bütün dünya kültürlerinde gerçek değerini bulamamış olmasıdır. Belki de yegâne istisna, Altayları yurt edindiğimiz tarihî dönemde yaşamımızı düzenleyen Türk kültürüdür.
Bildiğiniz gibi, Hz. İsa’nın hayatında 15 yıllık bir süre kayıp süre kabul edilir. Bu süre zarfında İsa’nın nerede olduğu tarihçiler ve araştırmacılar arasında tartışma konusudur ve Hıristiyanların mukaddes kitaplarında yanılmıyorsam bahsedilmez. Ancak bir de “Tibet İncili” denilen bir kitap var (*). Araştırmacıların bulgularından; İsa peygamberin Hindistan, Nepal, Tibet coğrafyasında 14-29 arası yaşlardayken dolaşarak, Budist felsefe başta olmak üzere bölge inançlarını incelediği, bununla yetinmeyerek vaazlarıyla kendi inançlarını öğretmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.
Kitap 13 bölümden oluşuyor. Beni ilgilendiren ve bu yazının asal konusu olan kısmı 13. bölümdür. Bu bölümün konuyla doğrudan ilgili kısımlarını aktarıyorum:
“…Tanrı’dan sonra en mukaddes mahlûk olan annesine saygı göstermeyen kişi, oğul denilmeye lâyık değildir”
“Size anlatmak istediklerime kulak verin: ”
“O, hayır ve güzel olan her şeyin temelidir; hayatın ve ölümün kaynağıdır. İnsanın bütün varlığı ona bağlıdır, çünkü o, insan emellerinin manevî ve tabiî esasıdır.”
“O, sizin için acı çeker ve sizi alın teri içinde dünyaya getirir, sizin büyümenizi gözler ve ölene kadar siz ona eziyetler edersiniz. Onu yüceltin, ona saygı gösterin, çünkü o sizin yegâne dostunuz ve yer yüzündeki dayanağınızdır.”
“Ona saygı gösterin, onu koruyun; böyle yapmakla siz onun sevgisini ve kalbini kazanırsınız ve Tanrı’nın hoşuna gidersiniz.”
“Keza kendi eşlerinizi seviniz ve onlara saygı gösteriniz, çünkü onlar da yarın anne, daha sonra ise bütün bir neslin ulu ninesi olacaklardır.”
“Kadına itaat edin; onun sevgisi insanı necip yapar, sertleşen kalbini yumuşatır, hayvanı ram ederek kuzu gibi yapar.”
“Eş ve anne Tanrı’nın size verdiği paha biçilmez hazinedir; onlar kâinatın en güzel süsleridir ve yer yüzünde yaşayanların hepsi onlardan doğmuştur.”
“İşte bu yüzden ben size diyorum ki, Tanrı’dan sonra en iyi fikirleriniz kadınlarla ilgili olmalıdır; Kadın sizin için, çok kolayca tam saadete erişmenizi sağlayacak Tanrı mâbedidir.”
“Kendi mânevî değerlerinizi bu mâbetten alınız: orada siz kendi kederlerinizi ve başarısızlıklarınızı unutacak, yakınınıza yardım etmek için gereken, ama tükenmiş güçlerinizi tekrar geri alacaksınız.”
“Onu aşağılamayın, bununla yalnız kendinizi aşağılamakla kalmazsınız; sevgi duygusunu, ki yer yüzünde hiçbir şeyonsuz var olamaz, kaybedersiniz.”
“Kendi eşlerinizi himaye edin, çünkü onlar sizin bütün ailenizi himaye ederler; kendi anneniz, eşiniz, dul kadın veya keder içindeki başka bir kadın için ne yapar iseniz, Tanrı için yapmış olacaksınız.”
Acı olan şu ki; bu öğütleri ne Hıristiyan ne Müslüman ne de başkaları dinliyor, sayıyor. Kadınların ana oldukları unutuluyor. Dövülüyorlar, sövülüyorlar, ihanete uğruyorlar… Savaşlarda en çok onlar acı çekiyor. En çok onlar aç kalıyor. Eziyetin çoğu onlara reva görülüyor. İyi bir evlât olduğum söylenirse de ben de annemi üzdüm. Ama Alzheimer hastası olarak şuurunu kaybetmesine rağmen son nefesinde benim adımı zikrettiğini söylediler. Bu yazı annemin kişiliğinde bütün annelere bir şükran ve af dileme yazısıdır benim için a dostlar!
