Tutukluya Eziyet

Gelişmiş ülkelerde uygulanan bir hukuk kuralı var: masumiyet karinesi. Masumiyet karinesi, hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmayan hiç kimse suçlu ilan edilemez, suçlu muamelesi görmez.  Suçlu olduğu iddia edilen kişi için kanıt ortaya konmalıdır.  Batıda kanıtta suça gidilir ve gerekeni yapılır.

Türkiye’de ise genelde suçlu olduğu varsayılan kişiye iddia edilen suçlama yapılır ve sonradan kanıt bulunmasına çalışılır. Bunun bir nedeni de kamuoyunun tepkisini azaltmaktır.. Zaman içinde iddianamede kişinin idama mahkûm olması istenirken sanığın beraat ettiğini anımsıyoruz. 350 Yıl mahkumiyeti istenen bir belediye başkanının beraatini hatırlıyoruz.  Yargıda talimatla karar verildiği iddiaları son zamanlarda sıkça gündeme geliyor.  Ayrıca bit tutuklunun çıplak aramaya maruz kaldığını iddia etmesi tutuklulara yapılan bir başka eziyeti gündeme taşıdı.

İBB davasında yargılanan MEDYA AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker 9 Haziran’da mahkemede yaptığı savunmada bir kadın polis tarafından “çıplak aramaya maruz kaldığını” ve bir savcının da kendisini “çocukları üzerinden tehdit ettiğini” ifadesinde söyledi.  Her ne kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğü basın açıklamasında “her şey mevzuata uygun” dese de İçişleri Bakanı çıplak aramayı yapanlar hakkında soruşturma açtırdığını açıkladı.

Çıplak taciz haberini okuyunca bir anımı hatırladım. 1972’de Özgür İnsan dergisini çıkaran anonim şirketi 82 ortaklı olarak Bülent Ecevit adına kurmuştum ve şirketin 25 yaşındaki genel müdürüydüm. Küçükesat’ta dergiye yakın bir evde 4 kişi kalıyorduk. Bir akşamüstü kapı çaldı. Kapıyı ben açtım karşımda bir asker ve elindeki makineli tüfek de gözüme dayanmıştı. Korktum, kapıyı kapattım. Çok hızlı düşündüm beni vururlar dedim, kapıyı hemen açtım. Askerler ellerinde silahla ve komutanlarıyla içeri girdiler. Ev sakinlerinden biri oradaydı. Benim odamda da bir kız arkadaşım vardı. Hepimizi alıp merkez komutanlığına götürdüler. Odamda İsmet Paşanın Anıt Kabir önünde oturduğu imzalı bir fotoğraf vardı. O dönem Türk-İş’te bulunan Genel-İş Sendikasının Sosyal Demokrat Düzen adlı kitabını ve birkaç kitabı aldılar. Merkez komutanlığında ifademizi aldılar ve o dönemde yeni yapılmış Emniyet Genel Müdürlüğü binasına götürdüler, Galiba 10 Katlı binanın 7. katıdaki hücrelere bizleri tek tek koydular.

Kısaca söyleyeyim, akşam bir saatte yanımdaki hücreden ağlama sesleri geliyordu. Kız arkadaşım ağlıyordu. Kapıdaki küçük pencereden “bakar mısınız?” dedim. Bir polis geldi. Kendisine “ben namusuna düşkünüm” dedim. Gitti, gece 2’de ben uyurken geldiler, 3 kişiydiler. Ellerinde cop vardı. Bir iki bir şey söylediler, gittiler. Ertesi gün beni tuvalete götürürken koridorun yanındaki pencereye götürdüler. Perdeyi açtılar, Ankara’nın bozkır ovası ufka kadar gidiyordu.  
O an Nazım Hikmeti anımsadım:

“bugün Pazar
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.”

Tabii ki yaşanan olay hoş değildi. O dönemde Kızılay’da yürürken elinde kırmızı gülle herhalde kız arkadaşı ile buluşmaya giden genç polisi gördüğüm zaman çok etkilenmiştim. 2026’da bu tür eziyetler, tacizler kabul edilebilir gibi değil. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı ve Cinsel Şiddete Karşı Hukuki Yardım Derneğinin Yönetim Kurulu üyesinin açıklamasına göre “2025 yılında kasım ayına kadar 98 kadın ve trans kadınla birebir görüşerek başvurusu alınmış.”

İnsanlık, sevgi herkesin kanında vardır. Tutukluluk zaten bir eziyet. İnsanımız eziyete değil sevgiye hasret.

İskender Odabaşoğlu

Diğer Yazarlar