Ünlü Siyaseti, Algoritma Faşizmi

Cumhuriyet döneminde 27 Mayıs 1960 tarihinden itibaren idareye fiziken el koyarak başlayıp muhtelif aralıklarla ve biçimlerde 27.Nisan.2007 tarihinde e-muhtıra şeklinde devam etmiş TSK kaşeli yarım asır boyu darbeler, muhtıralar silsilesi vardır. O dönemler yaşayan, gören, mağdur olan kitleler için hiç de rahat geçmemiştir. 15.Temmuz.2016 kalkışması ise kaynağı itibarı ile “paralel devlet” tarafından oluşturulması ile diğerlerinden kısmen ayrılır.

Yirmi birinci yüzyılın jeopolitik mücadele sahnesi, artık yalnızca sınır boylarında boy gösteren tank namlularından ya da gümrük kapılarında belirgin ekonomik yaptırımlardan ibaret değil. Emperyalizm, ezilen ve gelişmekte olan ulusların direnç odaklarını çökertmek için çok daha sinsi, derinlikli ve akışkan bir cephe açmış durumda: kültür cephesi. Bugün bazı ‘yerleşik’ sivil toplum kuruluşları (STK), uluslararası fon mekanizmaları ve küresel sosyal medya algoritmaları eliyle dünya halklarına dayatılmaya çalışılan “Woke” (Batı’da toplumsal adaletsizliklere güya “uyanış” maskesiyle ortaya çıkan, ancak zamanla etnik ve cinsel azınlıkçılığı kutsayarak milli kimlikleri parçalamaya çalışan aşırı duyarlılık) kültürü, masum bir entelektüel akım ya da bireysel özgürlük arayışı değildir.

Karşıdaki tablo, milli kimliği, aile yapısını, tarihsel sürekliliği ve en nihayetinde milli devlet bilincini içeriden çürütmeyi hedefleyen planlı bir jeopolitik saldırıdır. Toplumun en küçük ve korunaklı kalesi olan aileyi çözerek, bireyleri atomize etmek ve ulusal aidiyet bağlarını koparmak, milli devletlerin egemenlik haklarına vurulmak istenen en büyük darbedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 28 Temmuz’da, 2. İletişim Şura’sında yaptığı konuşmada, algı yönetimi ve dezenformasyonun önemini vurgulayan uyarılar vardır.

“Merkezinde bilgi ve enformasyonun yer aldığı teknolojiler aynı zamanda bizim düşünme ve olayları ele alma biçimlerimizi de etkiliyor. Bilhassa sosyal medya mecraları hangi konunun üzerinde ne kadar duracağımızı, meseleye nereden ve nasıl yaklaşacağımızı çoğu zaman hangi tepkilerin verileceğini ciddi oranda belirlemektedir. Hatta bunlar sadece bugünü değil geçmişi de tahrif etmekte muhayyel bir tarih cansız ruhsuz derinliksiz bir kimlik inşa etmektedir, dolayısıyla bu yeni vasat bireysel plandan toplumsal ölçüye, psikolojik ve sosyolojik tesirleriyle hem değerlerimizi hem de kültürümüzü tahrip etme riski taşımaktadır.”

Bu kabil gelişmeler ile sadece ülkede değil, dünyanın hemen her tarafında start almışcasına organize bir harekatın boyunduruğuna alınmak hedefi alenidir.

Amerika Birleşik Devletleri gibi bir gücün içerisinde bulunduğu belirsizlikler, siyasi istikrarı kontrol etmeye yönelik baskılar hem bu dominant ülkeyi dolayısı ile tüm dünyayı rehin alma tehdidi ile karşı karşıya bırakmıştır. Mevcut durumu dile getiren ünlü Amerikalı Oscarlı oyuncu ve yapımcı Jennifer Lawrence, ülkesi için “İlk Trump yönetimi o kadar çılgıncaydı ki buna nasıl izin verilebilir diye düşünüyordum. Ama seçimlerden öğrendiğimiz şu ki; ünlülerin(celebrity), insanların nereye oy vereceği konusunda hiç bir etkisi yok. Öyleyse ben ne yapıyorum? Sadece ülkeyi paramparça eden bir ateşe körükle gidecek bir konuda kendi fikrimi paylaşıyorum.” İşte Lawrence’ın alkışlanası öz farkındalığı tam olarak budur. Gerçekten de kimse ünlülerin siyasi görüşleriyle hayat felsefesini ve oy tercihini değiştirmiyor. Nitekim eğer bir oyuncunun aşırı siyasi takıldığını görüyorsanız, belli ki bir zümreye oynamak suretiyle ekmeğine bakıyordur.

Erdoğan ülkede durumu özetlemeye devam ediyor; “sizlerin de çok iyi bildiği gibi günümüzde olgu ve algı arasındaki makas giderek açılırken kitleler algoritma faşizmi denilen bir cendereye sıkıştırılmaya çalışılıyor. Bu süreçte en fazla zarar gören kavram ise hiç şüphesiz hakikat oluyor. Özellikle Covid-19 salgını, orman yangınları ve 6 Şubat depremlerinde çok yoğun iletişim saldırılarına şahit olduk.

Yalan haberlerden provokasyonlara, karalama kampanyalarından beşinci kol faaliyetleri ve algı oyunlarına uzanan geniş bir alanda son derece sinsi operasyonlarla karşılaştık. Resmi kurumlarımız iftiralarla töhmet altında bırakıldı. Halkımızı paniğe sürüklemeye dönük tezviratlar üretildi. Haftalar boyunca canları pahasına sahada görev yapan personellerimizin emeği, mücadelesi, fedakarlıkları yok sayıldı. Sırf hükümeti yıpratmak adına, siyasi iradeye zarar vermek adına her türlü ahlaksızlık sergilenerek devlet ile millet karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Yine bu süreçte sosyal medya fenomeni sanatçısı, oyuncusu, gazetecisi siyasetçisiyle çok farklı kesimlerin yıpratma savaşına müdahil olduğunu adeta aynı merkezden düğmeye basılmışçasına topa girdiğini gördük. Devlet olarak bir taraftan tüm imkanlarımızla afetzedelerimizin yardımına koşarken diğer taraftan da bu çevrelerce köpürtülen dezenformasyonla mücadele etmek zorunda kaldık.”

Meseleyi doğru bir zemine oturtmak için, bu kültürel dalganın iktisadi ve siyasi arka planını, yani “küresel fonculuğu” deşifre etmek gerekir. Bugün Türkiyede ve bir çok ülkede medyanın, akademinin ve bazı hak savunucusu maskeli yapıların arkasında devasa bir “kurumsallaşmış pişkinlik” durmaktadır. Birlik fonları, uzak yakın düşünce kuruluşları ve küresel finans spekülatörlerinin vakıfları, milyarlarca doları insan hakları, çeşitlilik ya da azınlık hakları adı altında sahaya sürmektedir. Ancak fonlanan ana eksen; etnik, dinsel ve cinsel kimlikçiliktir. Sınıfsal ve ulusal birlik bilinci, bu mikro kimlik siyasetleriyle parçalanmak istenir. Küresel fonculuk, ulus devletin çatısı altında öyle ya da böyle birleşmiş(tartışmaya açık) yurttaşları, birbirine yabancılaşmış ve düşmanlaştırılmış alt kimlik gruplarına bölmeye çalışarak ortak direnç zeminini yok etmeyi amaçlamaktadır.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar