Uluslarası finans sisteminin öncelikleri ile toplumlarım eğitim, sağlık, istihdam ve güvenlik ihtiyaçları arasındaki mesafe giderek açılıyor. Avrupa’daki toplumsal huzursuzluğun arka planında bu çelişkinin önemli bir payı bulunuyor.
1980’lerden itibaren dünya ekonomisine yön veren neoliberal politikalar, piyasanın serbestleştirilmesini, sermaye hareketlerinin önündeki engellerin azaltılmasını, kamu işletmelerinin özelleştirilmesini ve devletin ekonomik faaliyetlerdeki rolünün daraltılmasını savundu. Bu politikalar, küresel ticaretin büyümesine ve sermayenin uluslararası ölçekte hareket etmesine imkân sağladı. Ancak ortaya çıkan ekonomik düzen, refahın toplumun bütün kesimlerine aynı ölçüde yayılmasını sağlayamadı.
Bugün Avrupa’da eğitimden sağlığa, barınmadan istihdama uzanan alanlarda görülen sorunlar, bu ekonomik modelin sonuçlarını yeniden tartışmaya açıyor. Ancak, Bazı konuların Avrupa açısından gündeme gelmesi ve tartışmaya açılması, dünyanın geri kalanını da benzer biçimde etkilemiyor olduğu anlamına kesinlikle gelmez.
Mesela küresel ekonomik sistemdeki temel değişimlerden biri, finansal faaliyetlerin reel ekonomi karşısında kazandığı ağırlıktır. Sanayi yatırımları, teknoloji geliştirme ve istihdam yaratma uzun vadeli kaynak ve risk üstlenmeyi gerektirirken finansal piyasalarda kısa vadeli kazanç arayışı giderek önem kazandı.
Bankalar, yatırım fonları, büyük varlık yönetim şirketleri ve uluslararası yatırımcılar, şirketlerin ve ülkelerin ekonomik kararları üzerinde etkili aktörlere dönüştü. Hisse senedi fiyatları, şirketlerin piyasa değerleri ve yatırımcı beklentileri, zaman zaman üretim kapasitesinin ve toplumsal faydanın önüne geçebildi.
Elbette finans sektörü üretimin finansmanını sağlamak, tasarrufları yatırıma yönlendirmek ve ekonomik riskleri paylaşmak açısından vazgeçilmezdir. Sorun, finansın reel ekonomiye hizmet eden bir araç olmaktan uzaklaşıp kendi kazanç mantığını ekonominin bütününe dayatmasıdır.
Küresel sermaye ile ulusal toplum arasındaki çelişki gözardı edilecek şeyler değildir. Sermaye ulusal sınırları aşarak daha düşük maliyetli üretim bölgelerine, avantajlı vergi düzenlemelerine ve yüksek getiri sağlayan finansal araçlara yönelebilir. Buna karşılık çalışanların, küçük işletmelerin ve yerel toplulukların aynı hareket serbestisine sahip olması mümkün değildir.
Bir fabrika başka bir ülkeye taşınabilir; ancak o fabrikaya bağlı çalışanların hayatlarını aynı kolaylıkla başka bir yere taşıması beklenemez. Şirketlerin yatırım kararları küresel ölçekte alınırken işsizliğin, gelir kaybının ve sosyal sorunların sonuçları çoğunlukla yerel toplumlar tarafından karşılanır.
Üstelik ülkeler uluslararası yatırım çekebilmek için vergi indirimlerine, ücret maliyetlerini düşürmeye veya kamu harcamalarını sınırlamaya yönelebilir. Bu yarış her durumda aynı sonucu doğurmasa da sosyal politikaların finansmanı ve çalışma koşulları üzerinde baskı yaratabilir.
Böylece küreselleşmenin kazançları ile maliyetleri arasında bir paylaşım sorunu ortaya çıkar. Sermaye uluslararası hareket kabiliyeti kazanırken toplumun önemli kesimleri ekonomik kararların sonuçlarına daha bağımlı hâle gelir.
Eğitim, sağlık, barınma ve sosyal güvenlik yalnızca bireysel tüketim kalemleri değildir. Bunlar, toplumun geleceğini ve ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini belirleyen temel unsurlardır.
Kamusal eğitim yetersiz kaldığında fırsat eşitsizliği derinleşir. Sağlık hizmetlerinin maliyeti yükseldiğinde gelir düzeyi düşük kesimler daha fazla zorlanır. Konut fiyatları ve kiralar gelirlerden hızlı arttığında çalışan insanların yaşam standartları gerileyebilir.
Bu sorunlar yalnızca sosyal politikaların eksikliğinden kaynaklanmaz; üretkenlik, ücretler, vergi yapısı, konut arzı, demografik değişim ve kamu yönetiminin niteliği de önemlidir. Asıl ihtiyaç, piyasanın dinamizmi ile kamusal yarar arasında işleyen bir denge kurmaktır.
Neoliberal modelin eleştirisi, yalnızca finans sektörünün sınırlandırılması çağrısıyla da tamamlanamaz. Yeni bir yaklaşımın üretken yatırımları artırması, sanayi ve teknoloji kapasitesini geliştirmesi, nitelikli istihdam yaratması ve toplumsal refahı genişletmesi gerekir.
Uluslararası düzeyde de vergi kaçınmasının önlenmesi, finansal istikrarın korunması ve sermaye hareketlerinin yarattığı risklerin yönetilmesi gerekiyor. Tek tek ülkelerin hareket alanı, küresel sermayenin ölçeği karşısında sınırlı kalabildiğinden uluslararası iş birliği de önem taşıyor.
Avrupa’daki toplumsal huzursuzlukların temelinde yalnızca ekonomik yoksunluk değil, insanların geleceklerini belirleyen kararlar üzerinde yeterince etkili olamadıkları duygusu da bulunuyor. Gelir dağılımındaki bozulma, güvencesiz çalışma ve kamu hizmetlerindeki yetersizlik bu duyguyu güçlendirebiliyor. Geçtiğimiz yakın zamanda ABD siyasetinde ortaya çıkan seçim sonuçlarında, MAGA kavramının Amerikan toplumunda öne çıkmasında bu kabil benzer paralellikler vardır. Sonuç olarak mesele, küresel ekonominin büyüyüp büyümediğinden çok, bu büyümenin kimlere yaradığı ve ne tür toplumsal maliyetlerle gerçekleştiğidir.
Finansal kazançların üretimden, ekonomik başarıların toplumsal refahtan kopması hâlinde piyasa düzeninin meşruiyeti de tartışmaya açılır. Yeni bir ekonomik modelin başarısı, sermayenin ne kadar büyüdüğüyle değil, toplumun ne ölçüde güvenli, üretken ve adil bir geleceğe kavuştuğuyla ölçülmelidir.

