Salı, Nisan 23, 2024

Tarımın geleceği teknolojik kalkınmada

Bu yıl ‘Canlandırıcı tarım’ ana temasıyla gerçekleştirilen zirvenin ikinci gününde; tarımda bilinçlenme, tarladan sofraya güç birliği, tarımda ekosistem bazlı stratejik planlama tarımın finansmanı konuları ele alındı

Tarım 4.0 Teknoloji ve Etki Derneği tarafından düzenlenen 2. Tarım Teknoloji Etki Zirvesi, dünyadan ve Türkiye’den tarım sektöründe tanınmış akademisyen, uzman ve paydaşları bir araya getirdi. Bu yıl ‘Canlandırıcı tarım’ ana temasıyla gerçekleştirilen zirvenin ikinci gününde; tarımda bilinçlenme, tarladan sofraya güç birliği, tarımda ekosistem bazlı stratejik planlama tarımın finansmanı konuları ele alındı. Sürdürülebilirliğin yolunun onarıcı ve canlandırıcı tarımdan geçtiğini belirten tarım sektörü temsilcileri, teknolojinin tarımda daha fazla kullanılarak söz sahibi olabileceğimizi vurguladılar. Sektör paydaşları tarımı etkileyen en önemli unsurların artan nüfus ve iklim değişikliği olduğuna dikkat çekti.


“Doğru beslenirsek birçok kronik hastalığı yok edebiliriz”

‘Tarımda Bilinç ve Fayda Odaklı Yatırım Stratejileri’ başlıklı sunum yapan Sente Ventures Kurucu Ortak Serhat Çiçekoğlu, “Yemek seçimleri yaparken kendimiz için en iyi şekilde yapma lüksüne sahip değiliz. Belki bu odada sahibiz ama dünyada yaşayan 8 milyar insanın birçoğu sahip değil. Bugün benim yaşadığım coğrafya olan Amerika Birleşik Devletleri’nde her akşam 80 milyon insan aç uyuyor. Aç uyuyor demek, o gün hiçbir şeyin yemeli demek değil, o gün bir insanın sağlıklı beslenmesi için gerekli olan gıdayı alamadan uyuması demek. Bu benim yaşımda bir insan için çok anlamlı bir şey olmayabilir belki ama okula giden bir çocuğu için çok önemli. Bir başka boyutuna bakarsak eğer doğru beslenebilirsek, bütün dünyayı doğru besleyebilirsek, gıdayı doğru şekilde üretebilirsek, birçok kronik hastalığın kökünü kurutma imkânımız var. Onlarla en azından baş edebilme, onlara yakalanan hastalarımıza daha kolay tedavi imkanlarına sunabilme şansımız var” diye konuştu.


“Amerika GSH’nin %20’sini sağlığa harcıyor”

Amerika’nın Gayrisafi Milli Hasıla’nın (GSH) yüzde 20’sinden fazlasının sağlık harcamalarına gittiğini vurgulayan Çiçekoğlu, “Araştırma geliştirme değil, tedaviye gidiyor. Nüfusun ihtiyacı olan tedaviye sağlayabilmek için Gayr-i Saafi milli hasılanın yüzde 20’si harcanıyor. Bu yüzde 20’nin yarısına biz eğitime harcayabilsek, yarısını adil şekilde gıda sağlayabilmek için kullanabilsek, her şey değişir. Bu söylediğim gelişmiş bir ekonomi için. Bu durum Afrika’da, Hindistan’da, Bangladesh’de, Latin Amerika’da çok daha farklı olur. Problemlerin boyutu çok daha farklı ama özünde iyi beslenememek var” dedi.


“Bugüne kadar 23 ülkede 53 tane yatırım yaptık”

Amacının dünyanın her coğrafyasında, gerçekten insanlığa faydası olabileceğine inandığı teknolojileri bulup çıkardığında bunları bütün dünyaya eşit yiyebilecek bir mekanizma kurmak istediğini aktaran Çiçekoğlu, “Türkiye’de seçtiğimiz start-up’ları Amerika’da ticarileşme, Avrupa’da ticarileşme ve hızla büyüyüp, dünyada kendi alanlarınız söz sahibi olacak şirketler haline getirmek. Ve bugün 30 milyon dolarlık bir fon olarak çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bugüne kadar 23 ülkede 53 tane yatırım gerçekleştirdik. En çok yatırım yaptığımız ülkede Türkiye. Ama biz Türkiye odaklı bir ekip değiliz” dedi.


“10 yıl sonra dünya nüfusu 2 katına çıkacak”

Dünyanın her yerinde nüfusun hızlı artığını dile getiren Çiçekoğlu, “Şehirlerde yaşayan insanların toplam nüfusu yaklaşık yüzde 48. 2045-2050 döneminde nüfusumuz 10 milyara çıkacak ve şehirlerde yaşayan insan sayısı yaklaşık yüzde 70 olacak. 7 milyar diye düşünürsek yüzde 50’si orada yaşıyorsa yaklaşık 3,5 milyar insan demek. O dönemde şehirler değişiyordu. 2050’de 7 milyar insan demek şehirlerde iki katına çıkacak bir nüfustan bahsediyoruz. 2050 yılında yani yaklaşık 25 yıl sonra İzmir’deki nüfusun iki katına çıktığını kaç kişi hayal edebiliyor? Bu İzmir’de İstanbul’u örneği bularak vermiyorum bile 20 milyonu zor kaldırıyor. Ama dünya yani organizasyon buraya gidiyor. Bu hem şehirlerde yaşayan insanların nüfusu, onları beslemek, orada sağlayacağınız enerji, ulaşım, eğitim, sağlık çok zor olmaya başlayacak” ifadelerini kullandı.


“Teknoloji tarımda yeterince kullanılmıyor”

‘Tarladan Sofraya Güçbirliği: Tarımda Ekosistem Bazlı Stratejik Planlama, İzmir Örneği’ başlıklı panelin moderatörlüğünü Tarım Yazarı Mine Ataman yaptı. Panelde Toprak Global Toplumsal Farkındalık Kurucusu Prof. Dr. Zerrin Toprak Karaman, LAKTOWASH Başkanı Başat Tömek, İztarım Genel Müdürü Murat Onkardeşler ve Droneqube Kurucu Ortağı Murat Merdin katıldı.

Yaklaşık 10 yıldır robotik işler geliştiren, genç dinamik bir ekibe sahip olduğunu aktaran Merdin, “Türkiye’de insanın görme duyusunu, dokunma duyusunu kopyalayıp robotlarla, onların yaptığı işleri yaptık. O zaman işte bu ürünleri sattığımız firmalar, artık bu otomasyonun, insanın yerine geçebilecek diye bahsediliyordu. Teknolojinin kullanımı tarımda fabrikalara göre çok düşük. Bu tarafta sürekli bir direnç var, problemler anlatılıyor.  Belli bir alım gücü problemleri var, uygulama problemleri, eğitim gibi üst üste gidiyor. Şu an robotik sistemlerin sertifikalandırması için programları yazıyoruz. Biz bu tarafta daha çok robotların gıda sistemlerine kullanılması üzerine aktif çalışıyoruz. Bu gıda güvenliğine göre bu işleri doğru yapıp, standartlar doğru yapılsın diye yazılıyor. Biz hep takip etmeye çalışıyoruz. Türkiye’de maalesef eksik yapıldığı çok oluyor” değerlendirmelerde bulundu.


“Türkiye AB’nin ihracatta en çok kalıntı bırakan ikinci ülke”

Çileğe uygulanmayan pestisitlerin çileğin suyuna sıktıklarını belirten Merdin, “Tekrar çilek suyunu bitkilere koruma için uyguluyorlar, hala koruma yapmaya devam ediyor. Yüzde seksenin üzerinde kalıntı olduğu Avrupa Birliği verisi orada gözüküyor. Türkiye Avrupa Birliği’nin ihracatta en çok kalıntı bırakan ikinci ülke. İklim krizi bir yandan geliyor, havaları ısınıyor, hastalıklar zararlar artıyor, yenileri geliyor. Bir yandan yayılma hızları artıyor. Yeni bir şartlar geldikçe çiftçilerin işini çok zorlaştırıyor” diye konuştu. Gıda güvenliğine doğru giden yolun kullanılması halinde yediğimiz gıdaların gerçek manada güvenliğinin sağlanabileceğini vurgulayan Merdin, “Artık insanlar birazcık hem bilinçleniyor, bu kimyasallar gıdalarında kalmasın, bulunmasın, bir yandan gelişen teknolojiyle bu denetimlerin sıkılaştırma fırsatı var. Sıkılaştırılan denetimlerle artık bu kalıntıları gıdalarımızda görmememiz lazım” dedi.


“Dronelar sayesinde bitkinin neye ihtiyacı olduğunu görüyoruz”

Ülkenin yeşil mutabakat konusunda birçok fon aldığını, birçok aktif proje çalıştığını dile getiren Merdin, “Onlar da bu kimyasal kullanımını işte 2030 yılına kadar yüzde 50’li azaltma diye bir hedef var ortada. Bu da bir yandan çiftçi üzerinde ayrı bir baskı. Şimdi bir kimyasal uygulayıp tamam ürün doğru çıksın bir şekilde demek de var ama artık o ürünü ihraç edemeyeceksin. Yakında onlar daha sıkı denetlendiğinde bu konuştuğumuz problemler, ülkede büyük ihracatçılar aslında sırtlıyor tarımı. O ihracatla yara alırsa ne olacak diye daha detaylı düşünmek lazım. Bizim çözümümüz de aslında tam bunların üzerine geliyor. Burada onlara sahayı, bitkisini izleyebilecekleri otonom ve bir platform üzerinde bu veriyi düzenli takip edebilecekleri bir yapı oluşturuyoruz. Uzmanlığımız üzüm bağlarında. Oradaki engebeler, farklı şartlar, yerden bir cihazın yürümesi daha zor. Drone şu an için daha avantajlı ama gelecekte tabii farklı cihazlarda olabilir” ifadelerini kullandı.


“Sömürülen ülke olarak tanınıyoruz”

Tarıma traktörün girmesiyle çok planlı bir şekilde ilk sömürgeciliğin adımlarının atıldığını aktaran Prof. Dr. Karaman, “Biz dışarıda üretim yaparak hiç savaşmadığımız ülkelerin düşman ülkesi haline geldik. Buna da dikkat etmek lazım. Kendi ülkende üretmek varken neden başka ülkede üretim yaparsın.  Yabancı ülkelerde sömürülen ülke olarak tanınıyoruz. 2010’da Gana’dan bir öğrenci geldi. Benden Afet Yönetimi dersi aldı. Doktor tezi bittikten sonra ona ‘Siz sömürülen bir ülke olarak gayrisafi milli hasılanız Türkiye’den nasıl daha fazla oluyor diye sordum. Madenlerde sömürülüyoruz ama tarıma sahibiz, tarımda daha güçlüyüz’ dedi. Yani tarımda yükselmek diğer ülkelerin çok izin verdiği bir şey değil. Vatikan her ne kadar tarımı bırakıp yapsınlar diyorsa bile böyle bir sıkıntı var” diye konuştu.


“Rüzgarlık alanların risk haritalarının çıkarılması gerekiyor”

İnsan haklarının birçok boyutu içerdiğini vurgulayan Prof. Dr. Karaman, “Burada çeşitli felaketler de var. Bu en sonunda görülen Erzincan felaketi. Meteorolojiden aldığımız bilgilere göre Türkiye’de gelecekte kıyılardan başlamak üzere, ciddi ve şiddetli rüzgarlar, fırtınalar olacak. Bu kadar felaketin yaşandığı ortamda döne döne sen oraya tarım yapamazsın. Artık sen kıyılarda tarım yapamazsın. Dolayısıyla kapalı alanda mı yaparsın, yüksek başka yerde mi yaparsın, nerede yaparsın. Rüzgarlık alanların risk haritalarının çıkarılması gerekiyor. Türkiye’nin risk azaltma planı doğru dürüst hazırlanmış bir plan değil” ifadelerini kullandı.


“Hayvancılık sektöründe çok fazla bilgi kirliliği var”

Hayvancılık işletmelerini projelendirdiklerini aktaran Onkardeşler, “Özellikle profesyonel hayvancılık işletmeliyle ağırlıklı büyük başlar. Böyle işletmeler içerisinde çok ciddi bir trafik var. Bu ciddi trafiği önemli bir kısmında hayvan trafiği oldu. Dolayısıyla bu hayvan trafiğinin diğer insan trafiklerine, yemleme trafikleri gibi yanında doğru planlanması lazım. Hayvan davranışlarını çok iyi izleyip ona göre yürüyüş yolları, zeminle kullanılacak olan malzemenin şık ve doğru planlanması gerekiyor” dedi.

Çiftçinin yeterli sermayesinin olmamasından dolayı vatandaşların 2002’den sonraki dönemde çok ciddi hayvancılık yatırımına teşvik ve kredi verdiği için farklı sektörlerden yatırımcıların tarıma girdiğini belirten Onkardeşler, “Kendi sektörlerinde çok başarılı olan bu insanların, bu yeni maceralarında bilgi erişmede çok ciddi sorunları vardı. Özellikle hayvancılık sektöründe çok fazla kirli bilgi var. Bu yatırımcı insanların duydukları oldukları bilgilerin doğru veya yanlış olarak değerlendirebilecek kadar bilgileri dahi olmadığı için mutlaka birine güvenmeleri gerekiyor. Biz burada güvenli liman pozisyonunu aldık. Bunu eğitimle birleştirerek bilgi, bilgimi aktarını da yaptığımız için şu an hala bunları pek çoğunun yaşayan, işleyen, hatta büyüyerek daha da yerleşen, hale dönüştüğünü görüyoruz”dedi. 


“Süt sağma makineleri iyi yıkanmadığı zaman enfeksiyonlara sebep oluyor”

Süt sağma makinelerinin kullanıldıktan sonra mutlaka yıkanması gerektiğini vurgulayan Onkardeşler, “Ama o makineleri yıkamak kolay değil. Süt, mikropların faaliyetlerinin çok hızlı olduğu ortam sunuyor bakterilere. Bu makinelerin pratik olmadığı için bu yıkanması, genelde soğuk su çektirilir, boşaltılır. Öncelikle bu kapalı devre, makinede yıkanmasını sağlayan bir çözümümüz oldu. Hep dünyada süt sanayisinden işte yazın sütteki ortalama bakteri 12 milyon, kışın ise 2 milyona kadar düşüyor diye bir iddia oluştu. Bunu çözmenin iki yöntemi var. Çiftçi açısının bir meme hastalıklarına da sebep olduğu için yani artık bu makine çünkü bir enfeksiyon kaynağı haline geliyor. Ve meme yangısı dediğimiz mastik denen lateks yapılıyor. Bir de sütün klinik hali var. Süt de herhangi bir değişiklik olmaz görsel olarak. Bunu anlamanız mümkün değil. Fakat o içten içe hayvanın eksik süt üretmesini sebep olur. Yani hayvan sağılır ve 20 kilogram süt verir. Bunu tespit etmek kolay aslında ama zahmetli bir iş. Sütte bir tez ödemi var. O tedavi edilirse hayvan 28 kilograma kadar süt verebilir. Çok ciddi bir verim artışı olur. Fakat üreticinin ölçeği küçük, hayvanını ancak yetiştirebiliyor. Verimi artırmakla uğraşamıyor. Hayvanlar sürekli enfekte olduğu için ciddi bir veri kayboluyor” sözlerine yer verdi.


“Küçük işletmeler sütü yeterince temizleyemediği için verim kaybı yaşıyor”

Sürü ayıklansa da işletmelerde kesilen ineklerin neredeyse yüzde 20-25’i de hastalığa bağlı sebeplerden kesildiğini dile getiren Onkardeşler, “Artık hayvan iki memesi de hasta olunca ekonomik bir üretim yapılamaz hale geldiği için kesime gönderiliyor. Onun yerine satarak cebine daha çok para kazandıracak. Gençlik düvesini süreye katmak zorunda kılıyor. Bu üretici açısından ciddi bir ekonomik kayba sebep veriyor. İşletmelerden toplanan sütün yüksek bakteri ve asitliğinden dolayı sütün ürüne dönüşme randımanı yüzde 20’ye kadar düşüyor. Yani aynı miktarda sütle 100 kilogram peynir yapacakken bu süt temiz olsa 120 kilogram süt yapabiliyor.  Sanayiye gelince de onlarda gelen kirli sütü yüksek bakteri olması sebebiyle pastörize süt olarak değerlendiremiyorlar. Çünkü çok yüksek basınçta yüksek sıcaklık aldığında süt püskürtülerek içindeki patojenler imha ediliyor. Pastörizasyon patojenlerin yüzde 90-95’ini öldüren bir işlem. Şimdi 10 milyon bakterisi olan bir sütün yüzde 95’ini öldüyseniz bile hala 500 bin bakteri var, bu süt pastörize olarak rafa çıkamaz. 2 gün sonra kokar ya da paket patlar. Temiz süt üreten çiftliklerin bakteri çok az olan işletmelerin sütü, pastörize olarak raflara çıkarabiliyor. Bu da bir ciddi bir kayıp oluyor” diye konuştu.

İzmir’de ilk başladıklarında işletmelerine dahil olan 280 çoban olduğunu belirten Onkardeşler, “Şu an bu sayı 581 çobana çıktı. Geçen sene itibariyle 78 tane genç çoban arkadaşımız aramıza katıldı ve dişi yavrularının hiçbirini satmadılar, sürüye kattılar. Üretimimiz de geçen yıla göre yüzde 28 arttı” dedi.

İLGİLİ HABERLER

GÜNDEM