Gençlik yıllarımdan beri genel olarak “Amerikan Kızılderilileri” adıyla tanımladığımız halk ilgimi çekmiştir. Bugün benim gibi ihtiyarlamışlar yeni yetme çağlarında sinemalarda bu konuda ne kadar çok film seyretmiştik değil mi? Bir yanda ABD ordusunun pırıl pırıl lâcivert üniformalı seçkin süvarileri atlarına binip kıskanılacak bir düzenle ahşap kalelerinden çıkarlar ve düzen bozucu (!) vahşi (!) acımasız (!) yarı çıplak adamlarla çatışarak hadlerini bildirirlerdi. Bir yanda trompet çalan askeri heyecanla dinlerken diğer yanda ellerindeki Winchester tüfeklere hayranlıkla bakardık. Hâlbuki diğer garip adamların üniformaları, çizmeleri, hattâ neredeyse giyecek elbiseleri bile yoktu. “Ranger”lar kalelerinde kızlarla dans ederlerken diğerleri tuhaf hareketlerle çığlıklar atarak ortalarına aldıkları ateşin çevresinde tepinirlerdi.

Zaman su gibi akıp geçti. Okudum, dinledim, seyrettim ve öğrendim ve o yarı çıplak esmer adamları uzaktan da olsa tanıdım. O eski zamanda (ve hâlâ) anlatıla geldiği gibi günümüzde de “vahşi” addedilenlerin geleneklerini, inanışlarını, nelere inandıklarını, nelere saygı duyduklarını öğrendim ve bunların bize yutturulanlardan çok farklı olduğunu anladım. Gönlüm arzu etti öğrendiklerimi ve takdirle karşıladığım yaşam biçimleri ile doğaya sevgi ve saygılarını dostlarla paylaşmak istedim. Aşağıdaki satırları bu konuyu anlatan yabancı belgelerden alıntılar yaparak ve özetleyerek sunuyorum:
Kuzey Amerika yerli halklarının inançlarının bilimsel adı “Animizm” olarak geçiyor yani her doğal unsurun bir ruhu olduğunu kabul eden bir inanç sitemidir ve farklı animizm uygulamaları varsa da temel inanç doğaya derin bağlılıktır. Başlıca tapınma hedefleri tek yaratıcı kabul ettikleri “Wakan Tanka” yani “Büyük Ruh”dur. Ona duyulan sonsuz saygı aynı şekilde atalara ve totemlere duyulur. Bu inançlar doğrudan sözlü gelenek yoluyla aktarılır. Animizm doğa ile bağlantılıdır. İnananlar doğadaki her şeyin yani hayvanların, bitkilerin, taşların, kayaların, dağların, akarsuların bir ruha sahip olduklarına inanırlar. Her şeyi yaratan bir gücün varlığına inanırlar ve ona “Büyük Ruh” derler. Sembolleri daire şeklidir. Daire birliği, eşitliği, yaşamın sürekli döngüsünü yani mevsimleri, yaşam-ölüm-yeniden doğuş inancını temsil eder. Bu inanışa sahip insan toplulukları günümüzde de varlıklarını ve inançlarını korumaktadır. Deizm adıyla bilinen inanç sistemi bu görüşlere yakındır ve bütün kitaplı, peygamberli, ibadethaneli dinlerden daha eski bir Tanrı-Ahlâk-İnsan temelli inanış biçimidir ve temel taşı güzel ahlâktır. Bu açıklamaları okuduğum birçok kitap ve makaleden ana fikir olarak özetlemeye çalıştım. Beni bu konuda fersah fersah aşacak seviyede bir din bilginimiz olan rahmetli Yaşar Nuri Öztürk’ün eserlerinden birinin başlığı olan “Tanrı, Akıl ve Ahlâktan Başka Kutsal Tanımayan İnanç Deizm” kitabı bu konuda en aydınlatıcı eserlerdendir. Eserinde verdiği örnekler, yaptığı açıklamaları ufuk açıcı nitelikte bulduğumu itiraf etmeliyim.
“Batı Uygarlığı” tanımıyla örnek gösterilerek beyinlerin yıkandığı dünyamızda ne yazık ki “Vahşi Irklar” tanımıyla işaret edilen halkların temel inançlarının aslında tek yaratıcının ahlâklı yaşam biçimine davet etmek olduğunu, buna karşın uygar sıfatıyla kabul edilen diğerlerinin iddia ettikleri kadar insan olmadıklarını göstermektedir. Dünya tarihine kısacık bir bakış atınca bunu görebiliyoruz: Nazilerin Yahudi katliamı, Yahudilerin Filistinli katliamı, Fransızlar ve İngilizler başta olmak üzere Avrupalıların Afrika ve Asya’daki bitmek bilmeyen katliam ve sömürüleri, beyaz ırkın siyah ırkı insan ırkı olarak görmemeleri… Say say bitmez diyeceğim ama bir özet yapmaktan da vazgeçemiyorum. Yabancı kaynaklardan yaptığım alıntıyı özetleyerek paylaşayım istedim:
“1) Mikrobiyal şok. Dünyanın geri kalanından izole edilmiş yerli Amerikan halkları, Avrupalılar tarafından getirilen hastalıklara (çiçek hastalığı, grip, kızamık) karşı bağışıklık kazanmamıştı. Bu salgınlar, fatihlerle doğrudan temas kurulmadan önce bile tüm medeniyetleri yok etti.
2) Fetihlerin vahşeti. Doğrudan katliamlar sık sık yaşandı (Tenochtitlan’daki Keder Gecesi veya Cajamarca katliamı gibi). Fatihler, yerel halkları terörize etmek ve boyunduruk altına almak için aşırı şiddet kullandılar.
3) Sömürü ve zorunlu çalışma. Encomienda sistemi, yerli halkı korkunç koşullarda (özellikle Potosí’deki gibi gümüş madenlerinde) çalışmaya zorladı ve bu da büyük bir ölüm oranına neden oldu.
4) Las Casas’ın tanıklığı: Dominikan rahibi Bartolomé de las Casas, bu vahşetleri ilk kez “Hintlerin Yıkımının Kısa Bir Anlatımı” adlı eserinde kınadı. İspanyol fatihlerin uyguladığı dehşet verici zulümleri anlattı ve bu zulümler İspanyol Krallığı’nın yasalarını etkiledi, ancak bu yasalar çoğu zaman sahada uygulanmadı. İspanyol sömürgeleştirmenin etkisine dair ayrıntılı tarihsel analizler için, Wikipedia’nın Yerli Amerikalı Soykırımı hakkındaki çevrimiçi kaynaklarına başvurabilir veya L’Histoire tarafından yayınlanan özetleri okuyabilirsiniz.”
Ve daha yüzlerce tanıklık ve itiraf. Dahası da var. Türkçeye “Toprak Uğruna” adıyla çevrilmiş olan “The Promised Land” filmi batılıların kendi soydaşlarına uyguladıkları muamelenin vahşi ırklar dediklerine yaptıklarından hiç farklı olmadığını gözler önüne sermektedir.
Çocukken seyrettiğim ABD kaynaklı Kızılderili-Beyaz adam filmlerine o gün nasıl baktığımı/baktığımızı unutmadım. Kahraman (!) ABD süvarileri kalelerini canla başla koruyorlar sonra da “Vahşiler” in peşine takılıp onlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösteriyorlardı. Ben ve çağdaşlarımın alkışlarıyla inliyordu sinema salonları. Yıllar geçti, kitap üstüne kitap, makale üstüne makale, bilimsel araştırmalar ve tezler üstüne çok okudum, okuduk, gördüm, gördük ve günümüz gözüyle, aklıyla gerçeğin hiç de sandığımız gibi olmadığını öğrendik. Bu arada benim açımdan çok önemli olan bir gerçek daha su yüzüne çıktı: Bize “Barbar Türkler” demeyi nerdeyse ibadet hâline getirmiş olanların iki yüzlülüğü.
