Değişen Diplomasi Tercihi

Dünyaca yaşanılan jeopolitik dönüşüm, uluslararası ilişkilerin alışılmış kurum ve dengelerini de değiştirmeye devam ediyor. Bu durumun dikkat çekici örneklerinden biri, 22-26 Eylül tarihlerinde yapılan 81. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in New York’a gitmemesi, bunun yerine hemen ardından Washington’a resmi devlet ziyareti gerçekleştirmesi oldu.

Bu tablo içinde Çin’in en üst düzey liderinin toplantıda bulunmaması dikkat çekici. Xi Jinping yerine Çin’i BM Genel Kurulu’nda Devlet Başkan Yardımcısı Han Zheng temsil etti. Çin Dışişleri Bakanlığı, Han Zheng’in BM Genel Sekreteri, Genel Kurul Başkanı ve çeşitli ülke liderleriyle görüşeceğini açıkladı. Pekin ayrıca BM’yi küresel yönetişimin temel platformu olarak nitelendirmeye devam etti. 

Xi Jinping, 24 Eylül’de Beyaz Saray’da Donald Trump ile görüştü. Çin tarafının açıklamasına göre görüşmede Çin-ABD ilişkileri, ticaret, yapay zekâ, Tayvan, Orta Doğu, Ukrayna ve Kore Yarımadası gibi çok sayıda konu ele alındı. İki lider ayrıca 2026 APEC toplantısı ve G20 Zirvesi konusunda karşılıklı destek konusunda mutabakata vardı.

Bir de hem mayıs ayında hem de geçen gün bir şeyden bahsetti Xi. Tükidides Tuzağı… Yükselen gücün, mevcut gücün koltuğunu sallamaya başlamasıyla yüksek ihtimalle savaş çıkması yani.

Bu gelişmeyi yalnızca “Xi Birleşik Milletler toplantılarına katılmadı” şeklinde değerlendirmek eksik kalabilir. Çünkü burada daha geniş bir diplomatik tercih görülüyor: Çin, çok taraflı diplomasi ile büyük güçler arasındaki doğrudan diplomasiyi aynı anda yürütürken, stratejik ağırlığı özellikle ABD ile olan ilişkiye veriyor.

Xi’nin 11 yıl sonra yaptığı ziyaret, bu geçen süre zarfında her yıl daha da ciddi, daha da kaygılı ve daha da net şekilde Çin’in durduralamayan yükselişini rapor eden ABD istihbaratını, Pentagon’u ve Dışişleri’ni teyit eden bir olaya dönüştü.

 Yaşam şeklini, yönetim şeklini, ticaret yapma şeklini kabul ettirmiş bir Çin… Ve artık sahneye aynı boyda çıkmaya başladılar.Xi’nin BM Genel Kurulu’na şahsen katılımı zaten oldukça sınırlı. Çin lideri, 2012’de ülkenin en üst düzey lideri olmasından bu yana Genel Kurul’a yalnızca 2015 yılında şahsen katıldı. 2021’de ise Genel Kurul’a video mesajı gönderdi. 2026’daki tercih bu nedenle tek başına olağan dışı bir durum değil; ancak bu kez New York’a çok uzak olmayan Washington’da ABD Başkanı ile kapsamlı bir devlet ziyareti gerçekleştirilmesi, tercihin siyasi ve diplomatik anlamını daha görünür hale getiriyor. 

Birleşmiş Milletler sistemi, II. Dünya Savaşı sonrasında ülkelerin ortak kurallar çerçevesinde bir araya gelmesi amacıyla oluşturuldu. Genel Kurul’un en önemli özelliklerinden biri, 193 üye ülkenin eşit oy hakkına sahip olmasıdır. Bu nedenle BM, küçük ve orta ölçekli devletlerin de küresel sorunlara ilişkin görüşlerini ortaya koyabildiği en geniş uluslararası platformdur. 

Buna karşılık Washington-Pekin görüşmeleri, iki büyük ekonomik ve siyasi gücün doğrudan masaya oturması anlamına geliyor. Bu görüşmelerde alınabilecek kararların ticaretten teknolojiye, yapay zekâdan güvenliğe kadar geniş bir alanda küresel etkileri bulunabiliyor.

Ortaya çıkan tablo, BM’nin tamamen önemini kaybettiğini göstermiyor. Daha ziyade, uluslararası sistemde iki farklı diplomasi biçiminin aynı anda güç kazandığını gösteriyor: Bir tarafta BM gibi çok taraflı kurumlar; diğer tarafta ABD-Çin gibi büyük güçlerin doğrudan görüşmeleri.

Üstelik bu durum yalnızca Çin açısından okunabilecek bir gelişme değil. BM’nin karşı karşıya olduğu sorunlar da giderek büyüyor. Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar, enerji güvenliği, yapay zekânın yönetimi, iklim değişikliği ve küresel ekonomik sorunlar, uluslararası iş birliğine duyulan ihtiyacı artırıyor. Buna karşın BM Güvenlik Konseyi’ndeki büyük güç rekabeti ve finansman sorunları, örgütün krizlere müdahale kapasitesi konusunda tartışmaları beraberinde getiriyor. 

Çin açısından ise farklı bir durum söz konusu. Pekin bir yandan BM’nin çok taraflı sistem içindeki merkezi rolünü savunuyor, diğer yandan kendi etkisinin daha güçlü olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü gibi platformlara ve ikili ilişkilere daha fazla ağırlık verebiliyor. Bu, Çin’in küresel sistemden çekilmesi anlamına gelmiyor; aksine Çin’in küresel sistem içindeki ağırlığını artırmak için farklı diplomatik kanalları birlikte kullanmaya çalıştığını gösteriyor.

Xi Jinping’in Washington ziyareti bu açıdan önemli bir sembol taşıyor. Çin ve ABD arasında ekonomik rekabet, teknoloji, ticaret, güvenlik ve Tayvan gibi ciddi anlaşmazlıklar bulunmasına rağmen iki ülke liderlerinin doğrudan görüşmesi, rekabetin tamamen kopuşa dönüşmesini önleme arayışının da göstergesi olarak okunabilir. Çin Dışişleri Bakanlığı da iki liderin altı aydan kısa süre içinde karşılıklı ziyaretlerinin Çin-ABD ilişkileri açısından tarihi nitelikte olduğunu belirtti. 

Buradan çıkarılabilecek daha geniş sonuç ise şudur: Dünya, tek merkezli bir uluslararası sistemden daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya doğru ilerliyor. Ancak bu çok merkezlilik, klasik anlamda yalnızca daha fazla ülkenin masada olması demek değil. Aynı zamanda büyük güçlerin kendi aralarında kurdukları doğrudan ilişkilerin küresel karar alma süreçlerinde daha belirleyici hale gelmesi anlamına geliyor.

Xi Jinping’in 81. BM Genel Kurulu’na katılmaması ile hemen ardından Washington’da Trump ile görüşmesi, bu dönüşümün dikkat çekici bir fotoğrafını oluşturuyor. New York’taki BM Genel Kurulu, dünyanın bütün ülkelerinin bir araya geldiği çok taraflı düzeni temsil ederken, Washington’daki Trump-Xi görüşmesi iki büyük gücün doğrudan müzakere ettiği yeni diplomatik gerçekliği temsil ediyor.

Bugün BM hâlâ küresel meşruiyetin en önemli kurumlarından biridir. Ancak büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı bir dönemde Washington, Pekin, Moskova, Brüksel ve diğer merkezler arasındaki doğrudan ilişkiler de giderek önem kazanıyor.

Önümüzdeki dönemde küresel siyasetin temel sorusu belki de “BM önemini kaybediyor mu?” olmayacaktır. Daha esas konu; Birleşmiş Milletler’in çok taraflı düzeni ile büyük güçlerin doğrudan diplomasisi nasıl bir arada yaşayacağıdır. Çünkü dünyanın yeni düzeni, muhtemelen bu iki diplomasi biçiminin rekabetinden değil, birbirleriyle nasıl ilişki kuracağından şekillenecektir.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar