Kızılderili Bilgeliği


Benim çocukluk ve ilk gençlik çağlarımda sinemalarda birçok “Kızılderili-Mavi ceketli” filmleri oynatılırdı sinemalarda. “Vahşi yerliler” kötüydüler ve “kahraman süvariler” onları fena hâlde dize getirirlerdi. Hücum borusu çalıp da süvariler saldırıya geçince heyecanlanırdık. Aşağıda sizlerle bazı bölümlerini paylaştığım bir kitap bize anlatılanların altındaki kötü amacı açıkça aklımızın önüne seriyor ve konu ile ilgili bilgimizi yeniden değerlendirmeye çağırıyor inancındayım. Gelin şimdi o cümleleri birlikte okuyalım:

Ruh hakkında yalan söylemek yerliler için düşünülemezdi bile. Çünkü bu, dile söze gelmez bir yıkıma götürürdü insanı. Aynı şekilde onlar, Beyaz Adam’ın verdiği sözden dönme yeteneğini de anlayamamışlardı. Kutsal çubukla yapılan anlaşmalara saygı gösterilmeliydi. Çünkü, tersini yapmanın kimseye bir yararı olamazdı! Bugün Beyaz Adam’ın yalanlarının sonuçlarını uyumsuzluk olarak tüm dünyada görüyoruz.

*   Tüm yaşam, Yaratan tarafından yaratıldı. Bu nedenle yaşayan varlıklar, Yaratan’ın yani bütünün parçasıdır.

*   Hiçbir zaman unutmayın, en küçük yaratıktan en büyüğüne kadar hepimiz yeryüzünün parçalarıyız ve bize verilen yaşamın değerini öğrenmek, Toprak Ana’yı korumak, sevmek ve saymak zorundayız.

*   Son ağaç kesildiğinde, son nehir kirlendiğinde, son balık avlandığında paranın yenemeyeceğini anlayacaksınız.

*   Asfaltı delen otlar gibi, yerli halkların doğal bilgelikleri de endüstriyel uygarlığımızın içinden bizlere ulaşmaya çalışıyor. Çağımızın en acıklı yanı, çevre sorunlarının yarattığı çağdaş ikilemlerin yanıtlarının ve kaybedilen ruhsallığın çaresinin; ilkeller diye adlandırılan ve yok edilen eski kültürlerde aranmasıdır.

*   İlk yerleşen beyazlara, “Doğanın dengesini korumak için topraktan bir şey aldığınızda yerine başka bir şey koymalısınız” diyen Kızılderililer, bâtıl inançlı olarak görüldüler. Şimdi ise Amerika toprağının yarısı kayıp ve çorak. Kızılderililer “Ağaçlar akrabamızdır, onlarsız yaşam sona erer” dediklerinde de alaya alındılar. Ama şimdi dünyanın ısındığını, çöllerin genişlediğini görüyoruz ve bu durumun ortaya çıkmasındaki en büyük sebebin ağaç katliamı olduğunu biliyoruz.

*   Erkek sağ eline kartalın sol kanadını, kadın da sol eline kartalın sağ kanadını takabilirdi. Amaç, tek kanatlı bir kuşun uçamadığını hatırlatmak yani kadının ve erkeğin birbirlerine ihtiyaçları olduğunu göstermekti.

*   Bazen bir kadın şef olabilirdi ya da savaş konseyinde bulunabilirdi. Onun görüşleri orada önemliydi çünkü bir anne olarak gereksiz çekişmelerden kaçınacak sevgi deneyimine sahip olduğu düşünülürdü.

*   Çağımızın doğrusal gelişme söylemine göre, bir zamanlar tıpkı Kızılderililer ve diğer eski uluslar gibi ilkeldik. Şimdi ise uygar ve “daha iyi” bir hale geldik. “Eski Yollar” ı belleklerinde taşıyan dünya kültürleri için ise bu, daha iyiye doğru bir ilerleme değildir. Aksine bizler geriledik, çöktük ve karanlık bir çağda yaşıyoruz. Ruhtan koptuk, yaşamın basit ve doğal uyumuyla ilişkimiz kesildi.

*   Kızılderili bilgeliğinin dayandığı ruhsallığı dinsel bir gelenek olarak görmek birçok açıdan yanlıştır. Bu ruhsallık; ne körü körüne inanış talep eden dogmalardan ne ahlâkî kurallardan ne de uyulması gereken düzenlemelerden oluşur.

*   Yüce Ruh kendisini doğal yaşamın mucizelerinde ve insanların görülerinde her gün gösterir.

*   Kızılderilinin gözünde dünya yaşamla doludur. Her yaratı Yaratan’ ı ifade eder ve her şey kendi tarzında canlıdır. Ruhu olan sadece biz “iki-ayaklılar” değiliz; hayvanların, bitkilerin, hattâ taşların, nehirlerin, gökkuşaklarının da ruhları vardır. Onlara göre Yaratan, yaşamın diğer tüm şekillerinde bulunan öğeleri bir araya getirerek, en son insanı yaratmıştır.

*   Biz, doğal dünyanın parçasıyız ve doğal dünyayı içeririz.

*   Avcı, sadece gıda arayan biri değildir. Dua etmek ve kendini arındırmak zorundadır. İyi bir gözlemci olmalı, sabırla avının izlerini takip etmelidir. Görünmeyen dünya ile ilişkiye geçmeli ve avlayacağı hayvanlardan insanlar için kendisini kurban etmesini istemelidir. Avın başarılı olması için bu uyum hep korunmalıdır.

*   Modern dünya, yaşamın anlamını bir kenara itmiştir.
*   Bizler, ruhsal bir yolculukta olan insanlar değil, insan yolculuğunda olan ruhsal varlıklarız.

*   Beden bir kabuktur, Toprak Ana’nın bir parçasıdır ve öldüğümüzde ona geri döneriz. Ruhumuz, Yüce Ruh’ un bir parçasıdır. Öldüğümüzde eğer ruhsal denge içindeysek bütüne geri döner. Kara Geyik’ in dediği gibi, “Biz bu dünyanın karanlığından, gerçek olan öteki dünyanın aydınlığına geçeceğiz”.

*   Dünyamız enerjilerle doludur ve hepsi tek bir enerjiden gelmektedir.

*   Hristiyanlığın ana düşüncesinde, Tanrı yaratılışın dışında var olur. Yerlilerin düşüncesinde ise Tanrı, kendisini yaratılışla ifade eder. Yaratan’ ın yüzünü görmek istiyorsan eğer, çevrene bak. Ben / Sen / O, her adımda sana rehberdir: Burada bir ağaç olarak saklıdır. Orada bir kuş veya kasırga ya da gökkuşağı, bir dağ veya bir ırmak. Bunun farkında olmak, fiziksel ve ruhsal dünyada eşzamanlı olarak yaşamaktır. Bunlar ayrı değillerdir. Varlıkları birlikte ve iç içe geçmiş şekildedir.

*   Batılı mantıksal düşüncelerin tersine, Kızılderili düşüncesi her şeyi bir “bütün” içinde, karşılıklı bağını vurgulayarak ele alır. Mantıklı bir zihinde bir şey ya sandalyedir ya da değildir. Ama sürekli akış içinde görülen bir dünyada, bir sandalye odun diye yakılacak tahta parçaları olma yolunda giden bir ağaçtır.

*   Bir yerli için başvurulabilecek en yüksek otorite, doğrudan kişisel deneyimdir.

*   Yazılı dil uygarlığın belirtisi olarak kabul edilir ve sözlü geleneğe sahip kültürler sanki yazmaya değer bir şeyleri yokmuş gibi düşünülürler. Yazının bir düşünceyi her zaman koruduğu ama sözlü geleneklerin sürekli tekrarlanırken her yeni kuşakta değiştiği söylenir. Ancak, aslında bu değişebilirlik güçlü bir olgudur çünkü her gelen kuşak, var olan bu bilgi toplamına kendi deneyimleriyle katkıda bulunur.

*   Yazılmamış bilgelik; okunan ve sonradan başvuru kaynağı olarak kullanılan kitaplar gibi değildir. Onun, varlığın tamamı tarafından tam olarak sindirilmesi gerekir.

*   Kendinize, sizin titreşimlerinizle uyumlu, doğal dünyanın güçleriyle bir arada olabileceğiniz bir yer bulun. “Olunacak yer” i bulunca, bir çemberin çevresinde, saat yönünde, özel bir noktanın sizi çağırdığını fark edene kadar yürüyün. O noktayı bir taşla işaretleyin ve yürümeye devam edin. Eğer aynı nokta tekrar dikkatinizi çekerse, orası çemberin içindeki yerinizdir.

*   Kara Geyik şöyle der: “Evren ve onun bütün güçleriyle ilişkiyi, onunla birliği fark ettiklerinde, huzur insanların ruhuna girer ve Wakan Tanka’ nın evrenin merkezinde olduğunu anladıklarında bilirler ki, bu merkez her yerdir, her birimizin içindedir”.

*   Hepimiz bir yaşam döngüsünün parçalarıyız. Bunun için bireysel mutluluğumuz Bütün’ ün iyi oluşuna bağlıdır.

*   Kaplumbağa Adası’nın (Kuzey Amerika) insanları doğaya saygı gösterirlerdi. Hayvanlar ve bitkiler, Yüce Ruh’ tan şükran duyarak kabul edilmesi gereken armağanlardı. Onlar insanlara gıda, elbise, barınak olmak için kendilerinden vazgeçiyorlardı ve bu cömertlik onurlandırılmalıydı. Örneğin, Kaplumbağa Adası insanları ot toplamadan önce, o türün bölgede yetişen en büyük tipinden yani otun “şef” ruhundan izin alırlardı. Ve eğer bu istek geri çevrilirse, oradan ayrılırlardı. Eğer izin alınırsa, karşılaştıkları ilk yedi ot kabilenin yedi kuşağına ulaşsın ve çoğalmayı sürdürsün diye toplamadan bırakılırdı. Avrupalı işgalciler bu eski bilgeliği unuttular. Onlar için doğa, evcilleştirilmesi ve kullanılması gereken bir şeydi.

*   Uygarlık ilerledikçe doğadan uzaklaşıldı.

*   Beyaz adam sağır. Doğanın dilini anlamaktan çok uzak. Doğadaki uyumu algılayamıyor. Bu denli saygısız ve yıkıcı olmasının nedeni de bu.

*   İnsanlar “keşke hayvanlar konuşabilseydi” derler. Acaba hayvanlar da “Keşke iki-ayaklılar dinleyebilselerdi” diyor olabilirler mi? Bunu söyleyen elbette sadece hayvanlar değildir; ağaçlar, taşlar, kuşlar, bulutlar, şimşekler, kısacası tüm doğadır.

*   Kızılderililer doğayı sadece en güçlü olanın hayatta kalabildiği rekabet dolu bir savaş alanı olarak görmüyorlardı. Bu talihsiz bakış açısı Avrupa toplumlarının kültürel değerlerinin bir sonucudur.

*   Dwamish Şefi Seattle, 1854’ de Washington Valisine yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir: “İnsanlarımın tasavvuruna göre toprağın her parçası kutsaldır. Her tepe, her vadi, her step ve koru geçmiş günler boyunca acı ve mutlu olaylarla kutsandı. Şu üzerinde durduğunuz toprak insanlarımıza sizden daha fazla saygı gösterir. Çünkü o, atalarımızın kanıyla sulandı. Çıplak ayaklarımız onun sevecen dokunuşunu hisseder. Burada yaşamış olan küçük çocuklar bile bu koyu yalnızlığı severler ve dönen ruhların gölgelerini selâmlarlar”.

*   Kaplumbağa Adası insanları için doğa, Tanrı’nın kutsal varlığı ve armağanlarıyla dolu kocaman, yeşil bir katedraldi: Su veren ırmak, insanları besleyen ve iyileştiren otlar, barınak ve elbise olan hayvanlar, aydınlanmaya erdikleri ve görü aldıkları yerler. İnsanın yaptığı en büyük tapınak bile bir gün yıkılacaktır ama kutsal mağaralar ve dağların tepeleri her zaman var olacaktır.

*   Çevrenizde dikkatinizi çekebilecek bir hayvan, bir bitki ya da bir taş, bir ağaç var mı? Bu varlığın üzerinde, sanki yaşayan bir ruhmuş gibi yoğunlaşın. Tüm duyularınızla doğayı kucaklayın. Hissedin, duyun, tadın, koklayın, kısacası sözün ötesinde bir ilişki kurmaya çalışın. Bilincinizle sevginizi verin onlara, onları yaratanın bir ifadesi olarak onurlandırın. Akılcı düşüncelerinizi ve kuşkularınızı bir an olsun kenara itin ve yaşayan varlıkların – hayvan ya da bitki, taş ya da ağaç – sizinle konuşmalarına izin verin. Ama onların sizinle, sizin dilinizle konuşmalarını beklemeyin. Onlar elbette kendi dillerinde konuşacaklardır, siz de onları anlayacağınız dile çevireceksiniz. Gözlerinizi kapatın, dokunma ve koklama duyularınızın ne dediğini “dinleyin”. Renkleri ve şekilleri belleğinize alın. Böylece, varlığın ruhunun, imgeleminize girmesini sağlayın. Bu ilişkiyi anlamak ve ona değer vermek için sezgilerinizi kullanın.

*   Çevrenize bakın: Yaratan’ ın neler yarattığını görün, Yaratan’ ı da göreceksiniz.

Ruh hakkında yalan söylemek yerliler için düşünülemezdi bile. Çünkü bu, dile söze gelmez bir yıkıma götürürdü insanı. Aynı şekilde onlar, Beyaz Adam’ın verdiği sözden dönme yeteneğini de anlayamamışlardı. Kutsal çubukla yapılan anlaşmalara saygı gösterilmeliydi. Çünkü, tersini yapmanın kimseye bir yararı olamazdı! Bugün Beyaz Adam’ın yalanlarının sonuçlarını uyumsuzluk olarak tüm dünyada görüyoruz.

Fazıl Bülent Kocamemi

Diğer Yazarlar