1970’lerin petrol kriziyle sarsılan dünya ekonomisi, yeni bir paradigma değişimine sahne oldu. Neoliberalizm; serbest piyasa, özelleştirme, finansal serbestleşme ve devletin küçültülmesi vaatleriyle ortaya çıktı. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla küresel ölçekte güç kazanan bu model, ekonomik bir program olmanın ötesinde, sermayenin ve toplumsal gücün yeniden dağıtıldığı politik bir dönüşüme dönüştü.
Aradan geçen yarım yüzyıl, bu düzenin temel çelişkisini görünür kıldı: Ekonomik büyüme arttı, ancak refah toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmadı. Özelleştirmeler, ücretler üzerindeki baskı, sendikaların gerilemesi ve sosyal devletin daralması, gelir eşitsizliğini ve güvencesizliği derinleştirdi. Gelişmekte olan ülkeler ise dış borçlar ve IMF destekli yapısal uyum programları aracılığıyla piyasa disiplinine daha fazla bağımlı hâle geldi.
Piyasa mantığı zamanla yalnızca ekonomiyi değil, toplumsal hayatın tamamını kuşattı. Eğitim, sağlık ve barınma gibi temel ihtiyaçlar giderek daha fazla piyasa koşullarına terk edildi. Borçluluk, bireyleri ve hanehalklarını ekonomik baskı altında tutan bir mekanizmaya dönüşürken yapısal sorunların sorumluluğu çoğu zaman bireylerin üzerine yüklendi. Benzer biçimde, kâr odaklı kentleşme ve kamusal alanların daralması, kentlerin sel, kuraklık ve aşırı sıcaklar karşısındaki kırılganlığını artırdı.
Bu düzene karşı Seattle protestolarıyla güç kazanan alternatif küreselleşme hareketi ve 2001’de kurulan Dünya Sosyal Forumu, başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını tartışmaya açtı. Yerel mücadeleleri küresel dayanışmayla buluşturan bu girişimler, ekonomik düzenin değişmez olmadığını gösterdi.
Bugün asıl soru şudur: Büyüme varsa refah neden yok, zenginlik artıyorsa eşitsizlik neden derinleşiyor? Ekonomik başarı yalnızca sermayenin kazancıyla ölçülebilir mi? İnsanların barınma, sağlık, eğitim ve güvenli bir gelecek hakkı piyasanın insafına bırakılabilir mi?
1970’lerdeki krizlere çözüm iddiasıyla yükselen neoliberal düzen, bugün kendi sürdürülebilirlik krizini yaşıyor. İhtiyaç duyulan, ekonomik büyümeyi toplumsal adaletle, üretimi çevresel sürdürülebilirlikle ve bireysel özgürlüğü ortak sorumlulukla birleştiren yeni bir anlayıştır.
Çünkü mesele yalnızca ekonominin büyümesi değil, bu büyümenin kimin için gerçekleştiğidir.
Bir düzen çoğunluğa güvencesizlik, borç ve eşitsizlik sunuyorsa, onun başarısı kadar meşruiyeti de sorgulanmalıdır.

