Rüzgârda kilidi ‘süper izin’ açacak

Seda Gök Ticaret Gazetesi

Türkiye Rüzgâr Enerjisi Birliği (TÜREB) Başkanı İbrahim Erden, Türkiye’nin rüzgâr enerjisinde yakaladığı güçlü ivmeye rağmen asıl belirleyici unsurun hız ve sürdürülebilirlik olduğuna dikkat çekiyor. 2025’te Avrupa’da en fazla yeni rüzgâr kapasitesi devreye alan ikinci ülke konumuna yükselen Türkiye, teknik kapasite ve yatırım iştahında önemli bir noktaya ulaşsa da; izin süreçleri, finansmana erişim ve özellikle şebeke kapasitesindeki sınırlamalar nedeniyle rekabette avantaj kaybı riskiyle karşı karşıya. Erden’e göre, idari reformlarla aşılabilecek izin süreçleri ve doğru kurgulanmış finansman mekanizmaları kadar, şebeke yatırımlarındaki hızlanma da Türkiye’nin rüzgâr enerjisindeki geleceğini belirleyecek en kritik unsur olarak öne çıkıyor. TİCARET SOHBETLERİ köşemin bu hafta konuğu olan Erden ile sektördeki mevcut durum, gelişim süreci, gelişime katkı sağlayacak hamleler ve Birlik olarak odaklanacakları çalışmalar üzerine konuştuk.

2,1 GW’lık yıllık kurulum performansını tek başına bir sıçrama olarak değil, daha geniş bir dönüşümün parçası olarak görmek gerekiyor. Çünkü bu büyüme sadece kurulu güç artışı değil, aynı zamanda sanayi altyapısı, tedarik zinciri ve yatırım ekosisteminin birlikte geliştiğini gösteriyor.

Türkiye’de rüzgâr enerjisi artık yalnızca kapasite artışıyla ölçülen bir alan olmaktan çıkıp, sanayi politikasıyla entegre bir büyüme modeline dönüşmüş durumda. Yerli üretim oranlarının artması, ekipman üreticilerinin ihracat pazarlarında daha güçlü yer edinmesi ve finansman tarafında proje bazlı modellerin gelişmesi bu dönüşümün temel göstergeleri arasında yer alıyor.

2035 hedefleri, düzenli YEKA ihaleleri ve yerli üretim kapasitesindeki artış birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin yakaladığı ivmenin geçici değil yapısal bir dönüşüme işaret ettiğini söyleyebilirim. Ancak bu dönüşümün kalıcı olması; izin süreçlerinin sadeleşmesi, şebeke yatırımlarının hızlanması ve finansmana erişimin daha rekabetçi koşullarda sağlanmasına bağlıdır. Aksi halde mevcut ivmenin sürdürülebilirliği risk altına girebilir.

Türkiye rüzgâr enerjisinde son yıllarda ciddi bir ivme yakaladı. 2025’te yaklaşık 2,1 GW yeni kurulumla Avrupa’da en fazla yeni rüzgâr kapasitesi devreye alan ikinci ülke olmamız; teknik yetkinlik, yatırım iştahı ve sanayi altyapısı açısından güçlü bir konumda olduğumuzu gösteriyor. Ancak küresel rekabet gücünü belirleyen asıl unsur, bu kapasiteyi ne kadar hızlı ve sürdürülebilir şekilde devreye alabildiğimiz.

Bu noktada izin süreçleri, şebeke kapasitesi ve finansmana erişim başlıklarında yaşanan darboğazlar, Türkiye’nin hızını aşağı çekerek rekabette avantaj kaybı yaratabiliyor. İzin süreçleri tarafında, lisans, ÇED, orman, kamulaştırma ve bağlantı gibi çok katmanlı yapı yatırım takvimini uzatıyor ve proje geliştirme sürelerini öngörülemez hale getirebiliyor. Bu durum, yatırımcı açısından risk primi yaratırken Türkiye’nin rekabet ettiği ülkeler karşısında dezavantaj oluşturabiliyor.

“Süper izin” yaklaşımıyla elde edilen 208 MW’lık devreye alma performansı, doğru kurgulanmış bir izin mekanizmasının bu darboğazı önemli ölçüde aşabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla burada sorun çözülebilir ve idari reformlarla hız kazanılabilir bir alan olarak öne çıkıyor.

Finansman tarafında ise Türkiye pazarı hâlâ yatırımcı açısından cazibesini koruyor. Özellikle YEKA ihaleleri ve düzenli kapasite tahsisleri, öngörülebilirlik sağladığında finansmana erişim kolaylaşıyor. 2025’te yaklaşık 2 GW’lık YEKA kapasitesi ihale edilirken, önceki yılın projeleriyle birlikte toplam yatırım hacmi 3 GW’ın üzerine çıkmıştır. Bu başlık, doğru piyasa tasarımı ve düzenli mekanizmalarla yönetilebilir bir alan olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu üçlü içinde en kritik eşik şebeke kapasitesi olarak öne çıkıyor. Çünkü mesele sadece santral kurmak değil, üretilen elektriği sisteme entegre edebilmek. Özellikle yüksek verimli rüzgâr sahalarında trafo kapasitesi ve bağlantı imkanlarının sınırlı olması, hazır yatırımın dahi devreye alınamamasına neden olabiliyor. Bu da doğrudan kurulu güç artışını ve dolayısıyla Türkiye’nin rekabet hızını belirliyor. Şebeke yatırımlarındaki gecikme, diğer tüm alanlardaki ilerlemeyi sınırlayan ana darboğaz haline gelebiliyor.

Artan rüzgâr kapasitesiyle birlikte şebeke artık sektörün büyümesini belirleyen ana unsur haline geldi. TEİAŞ’ın iletim yatırımlarını hızlandırması, bağlantı kapasitesini öngörülebilir takvimlerle açıklaması ve yeni şebeke mimarisine geçiş kritik.

Bugün gelinen noktada Türkiye’de birçok proje teknik olarak hazır olmasına rağmen bağlantı kapasitesi sınırlamaları nedeniyle bekleme aşamasında kalabiliyor. Bu durum yalnızca yatırımın gecikmesine değil, aynı zamanda maliyetlerin artmasına ve yatırımcı iştahının zayıflamasına da yol açıyor.

Aksi halde, hazır olan projelerin bile devreye alınamaması söz konusu olabilir. Bu da büyüme ivmesini doğrudan yavaşlatır. Dolayısıyla iletim yatırımlarındaki gecikme, rüzgâr enerjisinin büyüme hikâyesini sekteye uğratabilecek en önemli risklerden biridir. Şebeke tarafında atılacak adımlar, önümüzdeki dönemde kapasite artış hızını belirleyen ana faktör olacaktır.

Avrupa’da da izin süreçleri ve şebeke kapasitesi en büyük darboğazlar arasında yer alıyor. Özellikle birçok Avrupa ülkesinde proje geliştirme sürelerinin 5-7 yıla kadar uzaması, enerji dönüşümünü yavaşlatan temel faktörlerden biri haline gelmiş durumda. Türkiye’nin avantajı ise bu sorunları daha hızlı çözebilecek esnek politika yapısına sahip olması. “Süper izin” gibi uygulamalar, doğru kurgulandığında süreci ciddi şekilde hızlandırabileceğini gösterdi. Eğer bu yaklaşım daha sistematik hale getirilir, dijitalleşme ile desteklenir ve kurumlar arası koordinasyon güçlendirilirse Türkiye’nin proje geliştirme sürelerini ciddi şekilde kısaltması mümkün. Buna ek olarak, şebeke yatırımlarının proaktif şekilde planlanması ve kapasite tahsislerinin daha şeffaf hale getirilmesi Türkiye’nin rekabet avantajını artırabilir. Eğer bu iki alan birlikte ele alınırsa, Türkiye’nin benzer sorunları yaşayan Avrupa ülkelerine kıyasla daha hızlı ilerleyerek pozitif ayrışması mümkün.

Türkiye artık “potansiyel” değil, fiilen bölgesel üretim merkezi konumunda. Bugün Türkiye’de rüzgâr ekipmanlarının önemli bir kısmı yerli olarak üretilebiliyor ve bu üretim sadece iç pazara değil, aynı zamanda Avrupa başta olmak üzere birçok ülkeye ihraç ediliyor. Bu durum Türkiye’yi yalnızca bir yatırım pazarı değil, aynı zamanda küresel değer zincirinin önemli bir halkası haline getiriyor. Coğrafi konum açısından bakıldığında Türkiye, Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya arasında doğal bir lojistik merkez konumunda. Bu da üretim ve ihracat açısından ciddi bir avantaj sağlıyor. Ancak bu potansiyelin tam anlamıyla değerlendirilebilmesi için birkaç kritik alanın önceliklendirilmesi gerekiyor. Bunların başında sanayide ölçek ekonomisinin güçlendirilmesi, yüksek katma değerli üretime geçiş ve Ar-Ge yatırımlarının artırılması geliyor. Aynı zamanda uzun vadeli ve öngörülebilir bir pazar yapısının korunması, uluslararası yatırımcıların Türkiye’yi üretim üssü olarak konumlandırmasını hızlandıracak.

Deniz üstü rüzgâr, depolama ve hibrit sistemler Türkiye’nin enerji dönüşümünde yeni bir sıçrama alanı oluşturuyor. Offshore projeler yüksek kapasite ve üretim sürekliliği sağlarken, depolama sistemleri bu üretimin şebekeye entegrasyonunu mümkün kılıyor. Özellikle değişken üretim profiline sahip rüzgâr enerjisinde depolama, sistem esnekliği açısından kritik bir rol oynuyor. Bu sayede hem arz güvenliği güçleniyor hem de pik saatlerde sistem üzerindeki baskı azaltılabiliyor. Hibrit sistemler ise mevcut santrallerin daha verimli kullanılmasını sağlayarak yatırım geri dönüş sürelerini iyileştiriyor. Marmara ve Kuzey Ege bölgeleri offshore için öne çıkarken; Trakya bölgesi depolamalı rüzgâr yatırımlarında yoğunlaşan bir merkez haline geliyor. Bu üç alan birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin sadece kapasite artıran değil, aynı zamanda sistem esnekliğini yöneten bir enerji modeline geçtiğini görüyoruz.

Türkiye Rüzgar Enerjisi Kongresi 2026 ile artan uluslararası ilginin somut yatırımlara ve stratejik ortaklıklara dönüşmesi için birkaç kritik adım öne çıkıyor; İlk olarak, yatırımcı açısından en belirleyici unsur olan öngörülebilirlik güçlendirilmeli. 2035 hedefleri, kapasite planlamaları ve özellikle YEKA takviminin net ve düzenli şekilde ortaya konması, ilgiyi hızlıca yatırım kararına dönüştürür. İkinci olarak, proje geliştirme süreçlerinde hız ve netlik sağlanmalı. İzin süreçlerinin sadeleşmesi ve şebeke bağlantı imkanlarının daha öngörülebilir hale gelmesi, yatırımcıların sahaya inmesini doğrudan etkileyen faktörler arasında yer alıyor. Üçüncü olarak, Türkiye’nin güçlü yerli sanayi ve tedarik zinciri kapasitesi daha görünür kılınmalı. Türkiye’nin sadece bir pazar değil, aynı zamanda üretim ve teknoloji üssü olduğu mesajı, uluslararası oyuncularla daha derin ve uzun vadeli ortaklıkların önünü açar.

TÜREK’in sadece bir buluşma noktası değil, doğrudan iş geliştirme platformu olarak konumlanması önemli. Yatırımcı, geliştirici ve kamu tarafını proje bazlı bir araya getiren bir yapı, temasların somut iş birliklerine dönüşmesini hızlandırır. Bu sayede kongre, sadece fikir alışverişi yapılan bir etkinlik değil, doğrudan yatırım kararlarının alındığı bir platforma dönüşebilir.

Önümüzdeki dönemde TÜREB olarak üç ana alana odaklanacağız. İlki, rüzgâr yatırımlarının hızlanması için izin süreçlerinin sadeleştirilmesi ve şebeke kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik politika çalışmalarına katkı sunmak. Bu kapsamda kamu ile sektör arasında daha güçlü bir koordinasyon mekanizması oluşturmayı hedefliyoruz. İkinci olarak, offshore rüzgâr ve depolama gibi yeni nesil alanlarda sektörün hazırlığını artırmak ve bu alanlarda yol haritasının netleşmesini sağlamak. Bu alanlarda teknik kapasite, mevzuat altyapısı ve finansman modelleri üzerine çalışmalar yürütüyoruz. Üçüncü olarak ise Türkiye’nin yerli üretim gücünü uluslararası alanda daha görünür kılmak ve ihracat odaklı büyümeyi desteklemek. Türk rüzgâr sanayisinin global pazarlardaki payını artırmak, önümüzdeki dönemin en önemli hedeflerinden biri olacak.

Amacımız, Türkiye’nin rüzgâr enerjisinde sadece büyüyen bir pazar değil, aynı zamanda küresel ölçekte söz sahibi bir merkez haline gelmesini sağlamak. Bu doğrultuda hem politika hem de sektör tarafında aktif bir rol üstlenmeye devam edeceğiz.

Türkiye rüzgâr enerjisinde artık potansiyelini tartışan değil, bu potansiyeli sahaya yansıtan bir ülke konumuna geldi. Bugün geldiğimiz noktada teknik kapasite, yatırım iştahı ve güçlü sanayi altyapısı aynı anda olgunlaşmış durumda. Bu bize sadece büyüme değil, aynı zamanda küresel ölçekte söz sahibi olma fırsatı sunuyor. Ancak bundan sonraki süreçte belirleyici olan, bu ivmeyi ne kadar hızlı ve sürdürülebilir şekilde devam ettirebileceğimiz olacak. İzin süreçlerinin sadeleşmesi, şebeke yatırımlarının hızlanması ve öngörülebilir bir yatırım ortamının korunması, bu büyümenin kalıcılığı açısından kritik önemde. Eğer bu alanlarda doğru adımları atabilirsek, Türkiye yalnızca kendi enerji dönüşümünü gerçekleştiren bir ülke olmakla kalmaz; aynı zamanda Avrupa başta olmak üzere geniş bir coğrafyada üretim, teknoloji ve çözüm üreten bir merkez haline gelir. Hedefimiz de tam olarak bu; rüzgâr enerjisinde sadece büyüyen değil, yön veren ve oyun kuran bir Türkiye.

“Süper İzin” nedir?

Rüzgâr enerjisi yatırımlarında “süper izin”, lisans, ÇED, orman, kamulaştırma ve şebeke bağlantısı gibi çok katmanlı izin süreçlerinin tek elden, eş zamanlı ve hızlandırılmış şekilde yürütülmesini ifade eder. Bu model, proje geliştirme sürelerini kısaltarak yatırımların daha hızlı ve öngörülebilir biçimde devreye alınmasını sağlar.

İLGİLİ HABERLER

GÜNDEM