Bahçe sözcüğünün anlamını bilmeden büyüyen çocuklar olduğunu herhalde tahmin edersiniz. Garip ama gerçek denir, bu söylediğim de öyle bir şey. Dev gibi beton bloklarda büyüyen ve oyun alanı olarak o blokların arasındaki düz çim kaplı ve bir kenarında basketbol ve voleybolu sıraya bindirerek oynayabildikleri yerleri olan sitelerin çocuklarıyla, duvar duvara yapışmış apartmanların çocukları bunlar. Ben dört dönüm bahçe içindeki bir evde yaşadım çocukluğumu. Vişne, kiraz, muşmula, elma, dut, armut, incir, erik, nar ve ceviz ağaçlarıyla ve hatırladığım kadarıyla 6 tane yüksek fıstık çamıyla, bir sıra serviyle ve bodur mazılarla donanmış, duvarlarına böğürtlen sardırılmış, komşu bahçeyle aramızdaki sınır parmaklık ya da duvarla değil de fındıkla belirlenmiş, çeşit çeşit çiçekle bezeli, bir yerinde sulamak için kuyusu bulunan, bir ucunda 15-20 tavuğun bize taze yumurta sağladığı kümesi ve dip tarafında, tren yolu tarafındaki duvara bitişik serası bulunan, üstü fındık gülleriyle kaplı iki çardağında bazen ailece yemek yediğimiz, bazen çay içtiğimiz, sıcak yaz öğleden sonraları öğle uykusunun keyfini yaşadığımız bahçelerden biriydi benim çocukluğumda bildiğim bahçe. Demek istediğim şu: Şükürler olsun bahçe ne demektir, nasıl bir mekândır, ondan nasıl yararlanılır, günlük yaşam içindeki yeri ve önemi nedir, bilirim. Sonra büyüdüm, sinemalarda, kitaplarda başka bahçeler gördüm: Fransız, Alman, İtalyan, Avusturya, İspanya saraylarının bahçelerini. Bitkilerin, aydınlatma elemanlarının, ara yolların, çeşmelerin, fıskiyelerin, havuzların, hattâ yapma şelâlelerin milimetrik hesapla yerleştirildiği aşırı düzenli bahçeler. Onlar beni etkilemedi. Onlara hâkim olan ince hesap eseri düzen beni sarmadı. Ama bir gün Japon bahçeleriyle tanıştım. O gün hayran oldum, bugün de hayranım. Gelin birlikte bir Zen bahçesini inceleyelim.

Bu bahçelerde öncelik malzemelerin fiziksel görünümüne göre seçiminde değil, mümkün olan her seviyede doğa ile uyumlu yaşama düşüncesinden hareket etmektedir diyorlar. Bahçe doğanın en saf haliyle yansıması olmalıymış. Dinsel değil, ruhsal tapınak, seyre değer bir sanat eseri şeklinde düzenlenmeliymiş. Öyle ki, küçücük de olsa büyük de olsa kâinatın tamamını temsil etmeliymiş. Bunun için denge, ahenk, istikrar ve güç kullanılan taş, kaya, bitki düzenlemesi ve suyun akış yollarının yerleştirilmesi bilinçli bir şekilde yapılırmış.
Zen bahçelerinin tasarımında hâkim unsura göre insanoğlu doğaya değildir, onunla bütünleşir. Taşlar, daha doğrusu kayalar büyük bir denizdeki adaları, bulut denizinden yükselen zirveleri ya da yavrularıyla bir akarsuyu geçen anne kaplanı temsil edermiş. Bahçeler “sadece Japonlar’ın başarabildiği bir şey olan sanatsal ve simgesel ifadeyi en uç noktaya taşıyabilme becerisi” olarak tarif ediliyor. Genelleme yapmak doğru değil ama bahçe mimarisinde ve özellikle Zen bahçelerine baktığımızda bu deyişe hak vermemek mümkün değil galiba. Bu bahçelerin gerçek özelliği, biraz önce de yazdığım gibi, insanoğlunun dağa üzerinde hâkimiyet kurması eğil, onunla uyum içinde olması, onunla bütünleşmesi anlayışı ve uygulanışıdır. Dolayısıyla insanın yarattığı, yaptığı, ortaya çıkardığı bahçe doğa ile zıtlaşmaz, aksine onu insanî boyutlara indirgeyerek doğa ile bütünleştirir. Orada ilâhî güçlerle birlikte atalar ve aile onurlandırılır. Her şeyden önce onu mekân olarak seçeceklerine inanılan olumlu enerjiyi barındıracak olan bir mikrokosmosdur. Büyüklüğünün hiç önemi yoktur, çünkü bir taş parçası bile yapılan tasarım içinde bir gölü ya da kocaman bir dağı temsil edebilir. Dolayısıyla Zen bahçesi kutsal ile din dışılığın, görünen ile görünmez olanın, kabalık ile inceliğin, iç ile dışın arasında var olan bağlantı rolünü oynar. Böylelikle, meselâ, dışarıyı temsil eden sokaktan iç mekâna geçişle aile ortamına dönüşü, genelden özele ve toplum yaşamındaki zararlı edinimlerin fazlasından kurtulmayı sağlar. Sonuç itibariyle Zen bahçesi evin içine girmeden hemen önce manevî temizlenme ve kendini yeniden bulma yeridir. Buna uygun olarak Zen bahçesi tertemiz tutulur. Öyle ki “Sakura” adı verilen ve açtıkları zaman dünyayı hayran bırakan kiraz ağaçları, zaman içinde herhalde genleriyle oynandığından, gelin başı gibi çiçekler içinde kalmasına rağmen meyve vermezler. Amaç, olgunlaşan meyvelerin yere düşerek yeri kirletmesinin önlemesidir. Zen bahçesi benim ya da sizlerin çocukluğunuzun, top ya da saklambaç oynadığımız, meyvelerini yediğimiz ağaçlarla bezeli, bazen içinde tavukların bile serbest dolaştığı eski bahçelerden çok farklı. Tercih sizindir. Hangi bahçede huzur buluyorsanız sizin bahçeniz odur. Bana gelince: Evet Zen bahçesi benim yaşadığım bahçelere benzemiyor ama acaba diyorum zamanın baş döndürücü hızla akışından kurtulup gürültünün, hava kirliliğinin, itişip kakışan insan kalabalıklarının, siyasetin asap bozuculuğunun hâkim oluğu sokaklardan eve dönünce böyle bir bahçeye mi girmek isterdim diye de düşünmüyor değilim. Üstelik Japonlar’ın “Tsuboniwa” dedikleri minyatür bahçeleri bir apartman dairesinin balkonunda yapma imkânı varken neden olmasın? Bildiğim odur ki, benim tercihim yukarıdakine benzeyen Fransız bahçeleri değil. Gönlünüze uygun bir bahçeniz olsun dileğiyle güzel günler diliyorum.