Vasatlığın en büyük korkusu: Başarı

Bazı kurumlarda başarısızlık tesadüf değil, sessizce korunmuş bir düzendir.

Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür. Toplantılar yapılır, raporlar hazırlanır, hedefler konuşulur, duvarlara vizyon cümleleri asılır. Herkes çok meşguldür. Herkes bir şeylerle uğraşıyordur. Ama garip bir şekilde hiçbir şey gerçekten değişmez. Ne sorunlar çözülür ne de güçlü insanlar öne çıkar. Çünkü bazı kurumlarda asıl mesele başarılı olmak değil, mevcut düzenin bozulmamasıdır.

Bu tür yapılarda vasatlık yalnızca bir seviye meselesi değildir; zamanla bir iktidar biçimine dönüşür. Vasat insanlar, çoğu zaman yüksek sesle konuşur ama derinlikli düşünmez. Çok toplantı yapar ama karar almaktan kaçar. Sadakati liyakatin önüne koyar, uyumu başarının yerine geçirir. Çünkü bilirler ki gerçek başarı geldiğinde herkesin gerçek değeri de ortaya çıkar.

Başarılı bir insanın varlığı, vasat düzen için sessiz bir tehdittir.

Çünkü çalışan birinin yanında çalışmayan görünür. Üreten birinin yanında bahane üreten belli olur. Sorumluluk alan birinin yanında sürekli mazeret bulanların maskesi düşer. Bu yüzden bazı kurumlarda başarılı insanlar alkışlanmaz; önce yavaşlatılır, sonra yalnızlaştırılır, en sonunda da “uyumsuz” ilan edilir.

Yıllar önce, ürünlerinin ihracatını yaptığımız orta ölçekli bir şirkette yaşandığına şahit olduğum ve yaşadığımız günlerde çeşitli vesilelerle birden fazla kere hatırladığım küçük bir olay bunu çok iyi anlatır.
Genç bir satış yöneticisi, satış ekibindeki dağınıklığı toparlamak için basit ama etkili bir sistem kurmuştu. Müşteri takipleri düzenlenmiş, geri dönüş süreleri kısaltılmış, satışlar birkaç ay içinde gözle görülür biçimde artmıştı. Normal şartlarda bu başarı takdir edilmeliydi. Fakat öyle olmadı. Şirketin eski ve sözü etkili yöneticilerinden biri, toplantıda şu cümleyi kurdu:
“Bu kadar hızlı değişim ekibi yoruyor.”

Aslında yorulan ekip değildi. Yorulan, yıllardır hiçbir şeyi değiştirmeden koltuğunu koruyanların bahanesiydi.

Genç yönetici önce “fazla hırslı” bulundu. Sonra “ekip ruhuna zarar verdiği” söylendi. Bir süre sonra da kritik toplantılardan dışlanmaya başlandı. Çünkü onun başarısı, başkalarının yıllardır sakladığı yetersizliği görünür hale getirmişti.

Vasatlığın egemen olduğu kurumlarda en tehlikeli kişi hata yapan değil, doğru yapan kişidir.

Çünkü hata yapan düzene zarar vermez; zaten herkesin alışık olduğu tabloyu sürdürür. Ama doğru yapan kişi çıtayı yükseltir. Çıta yükselince de yıllardır o çıtanın altında rahatça yaşayanlar huzursuz olur.

Bu yalnızca şirketlerde değil, derneklerde, kamu kurumlarında, apartman yönetimlerinde, siyasi yapılarda, hatta aile işletmelerinde de böyledir. Nerede küçük hesaplar büyük hedeflerin önüne geçmişse, nerede makam hizmetten daha değerli hale gelmişse, nerede “kim yaptı?” sorusu “ne yapıldı?” sorusundan daha önemliyse, orada başarı istenmez. Orada başarı, düzeni bozan bir gürültü gibi algılanır.

Oysa kurumları ayakta tutan şey, kimsenin rahatsız olmaması değil; doğru insanların doğru işleri yapabilmesidir. Bir kurumda başarılı insanlara alan açılmıyorsa, orada sorun kişilerde değil, kültürdedir. Çünkü sağlıklı kurumlar başarıdan korkmaz. Tam tersine, başarıyı sahiplenir, çoğaltır, örnek gösterir. Vasat kurumlar ise başarıyı kişisel tehdit olarak görür.

Bugün birçok kurumun temel sorunu kaynak eksikliği, piyasa şartları, ekonomik kriz ya da gençlerin sabırsızlığı değildir. Asıl sorun, içeride kurulmuş görünmez vasatlık ittifakıdır. Bu ittifakın üyeleri birbirini korur, birbirini idare eder, birbirinin eksiklerini görmezden gelir. Ama ne zaman biri çıkıp gerçekten iş yapmaya başlarsa, bütün dengeler bozulur.

Çünkü başarı, sadece sonuç üretmez; aynı zamanda ayna tutar.

O aynada kimin çalıştığı, kimin saklandığı, kimin taşıdığı, kimin yüklendiği, kimin yalnızca konuştuğu bütün çıplaklığıyla görünür. İşte bu yüzden vasatlar başarıdan korkar. Başarısızlıktan değil, başarının ortaya çıkaracağı hakikatten çekinirler.

Bir kurumun çöküşü çoğu zaman büyük hatalarla başlamaz. Küçük başarıların kıskançlıkla bastırılmasıyla başlar. İyi insanların yorulmasıyla, çalışkanların susmasıyla, yeteneklilerin çekip gitmesiyle başlar. Geriye de birbirini rahatsız etmeyen ama hiçbir şeyi ileriye götürmeyen insanlar kalır.

Ve o noktadan sonra kurum hâlâ ayakta görünebilir; tabelası durur, odaları açıktır, toplantıları yapılır. Ama ruhu çoktan terk etmiştir.

Unutmayalım: Vasatlığın en büyük zaferi başarısız olmak değildir; başarılı olabilecek insanları başarısızlığa razı etmektir.

Ali Serdar Süalp

Diğer Yazarlar