
Sefine-i mukadderat sözünün günümüz Türkçesi’ndeki karşılığı “Kader Gemisi” dir. Ana rahmine düştüğümüz an “Hayat” isimli bir yelkenliye biniyoruz. Kâh rüzgârla dolan yelkenlerimiz uçuruyor bizi, kâh ağır ağır yol alıyoruz suya kürek çalarak. Arada bazı limanlara uğruyor, kimi zaman birkaç gün, kimi zaman yıllarca konaklıyoruz. Sefinemize binenler gibi inenler de oluyor. Yol boyunca mutlu ve huzurlu geçen seyirler gibi fırtınalı günler de yaşıyoruz. Hiçbirimiz yolculuğumuzun ne kadar süreceğini ya da ne zaman sona ereceğini bilemiyoruz. Derken o gün geliyor, sefinemiz son limanına giriveriyor bir daha ayrılmamak üzere. Şimdi bize düşen sonsuza dek sefinemizden ayrılmak. Başkasına binip yepyeni bir yolculuğa çıkmak üzere emektar sefinemizden ayrılıyoruz. Böyle yazıyor kutsal kitaplarda ve diyorlar ki bu kez yolculuğun sonu yok. Belki huzur içinde belki azap içinde bir yolculuk. İlk sefinemizin adı “Hayat”, yolumuzun adı “Ömür” idi. İndiğimiz limanın adı ise “Karatoprak”. Önemli olan, geride bıraktıklarımızın ardımızdan iyi konuşmaları ve yeni yolculuğa iç huzuruyla başlamamızdır deriz değil mi? Yeni yolculuğumuz nasıl geçecek, nereye gideceğiz, bizi ne bekliyor bilmiyoruz. Din adı verdiğimiz öğretiler devreye girmişti ilk yolculuğumuzda ve bu sorunun cevabını vermeye çalışmışlardı. Farklı açıklamalar yapılmış, yol göstermeler sunulmuştu bizlere. Peygamber ünvanı ile anlan ve doğru yolu gösterenler olarak kabul edilen kişilerin yönlendirmesiyle tanışmıştık. Sonsuz âlemi anlattılar bizlere. Nasıl yaşamamız gerektiğini farklı inanç kitapları aracılığıyla, farklı diller konuşan, farklı dünya görüşüne sahip insanlara uzun uzun anlattılar ve insanlar o öğretiler arasında seçim yaparak kendi inançlarını oluşturdular. İnsanoğlu tuhaftır, zaman ilerledikçe önlerine konan görüşleri yorumlamaya başladılar ve çıkardıkları farklı sonuçlar nedeniyle fikir ayrılıklarının doğmasına neden oldular. Senin kitabında anlatılanlar doğru değil benimkinde yazılanlar doğru demeye ve ne gariptir ki bütün kitapların dost olmayı, kardeş olmayı emretmelerine rağmen sırtlarını onlara dayayanlar birbirlerini yok etmek isteyecek kadar düşmanlaştılar. Anlaşıldı ki insanoğlu için hedef her şeyin tek sahibi olmakmış. Anlaşıldı ki hayatı ve birlikte yaşanılan maddî ve manevî âlemi karşılıklı sevgi kubbesi altında yaşamak, var olanı paylaşmak ve bunun sonucunda birlikte huzur içinde ve mutlu olma anlayışını yerleştirmek beklenen hedef değilmiş ve olması da mümkün değilmiş. Meğerse dinler insanlığı doğru yolda birleştirmek amacıyla var olmuşken aksine kendi içlerinde bile farklılaşarak parçalanmaktan kurtulamamışlar. Tek kitap, tek öğreti insanoğlunun eline geçer geçmez yeni ayrışmaların temeli yapılmış. Aynı inanç farklı yorumlarla farklı bölünmelere uğramış. Öyle ki bu bölünerek başkalaşan yorumlar iç savaşlara bile neden olmuş. Protestanlar Katolikleri, Katolikler Ortodoksları, Sünnîler Alevîleri derken hem farklı dinler hem de aynı dinin farklı yorumları savaşa girişmişler.
Neden böyle oluyor? Düşündükçe hep aynı noktaya varıyorum: İnsan denilen canlı türü için için yalnızca kendini seviyor, düşmanlığı dostluğa tercih ediyor ve bunun temel nedeninin köklerinin menfaat ile beslenmesi ve onun da iplerinin paranın elinde olmasıdır inancındayım. Romalılar boşuna “Homo Homini Lupus” dememişler. Arslan ceylanı yedikten ve yavrularını doyurduktan sonra başka av aramaz. Önünden geçen avları seyreder, saldırmaz. Bütün avlar benim olsun demez. İnsandan başka bütün canlılar için geçerlidir bu. Daha önce de yazmıştım: İnsandan başka hiçbir canlı tetikçi tutmaz. Bir arslan düşünün, yılanı çağırıyor ve ona kendi av sahasında dolanan bir tilkiyi öldürmesi için bedava yiyecek teklif ediyor: “Hey sen, gel buraya, al şu parayı, git o adamı öldür.” Bunu sadece insanoğlu yapıyor. Sonuç: İnsanın insanı ve menfaati uğruna başka her şeyi yok etme zaafı, yeryüzünde var olduğu andan itibaren gösterdi kendini. Bu zaafı engelleyemiyor. Engelleyebileceğine de inanmıyorum.
Sefine-i mukadderat bunun neresinde? Mademki yaşam her varlığın içine doluştuğu bir sefinedir, insan denilen tür de o sefinenin “kaderini” belirleyen türdür. Fırtınaların, depremlerin ve benzeri doğa olayları nedeniyle yok oluşların bile temelinde insanın aç gözlülüğü olduğuna inanıyorum. Artık doğadan gelen felâketleri dahi insanın tetiklediğini görmekteyiz. Ne yazık ki kader gemisinin dümenindeki insan gemiyle birlikte kendisinin de ilelebet yok olacağını düşünemeyecek kadar hırslı olmayı sürdürmekte kararlı. Yelkenleri fora etmiş, bile isteye korkunç dalgalara doğru sürmekte teknesini. Yaşlı bilge bir gün şöyle demiş: “Altında bereket fışkıran toprak, önünde şırıl şırıl akan nehir, başının üstüne sonsuz gökyüzü varken ve bunlar herkese ve her şeye yeterken nedir bu sonsuz ihtiras, nedir bu kavga? Hepimiz aynı gemide değil miyiz?”
