Yarım saat kadar sonra Ege sularında uykuya çekilmeye hazırlanan güneşin kızıla çalan ışınlarıyla rayları o akşam son kez parlattığı saatlerde geldim tren istasyonuna. Eski bir dostun uzun zamandır el sürülmemiş kabrini ziyaret ediyormuş duygusuna kapıldım birden. Bilirsiniz; Bir süredir görmediğiniz ama yürekten sevdiğiniz bir dostunuzun yaşadığı yöreye gidersiniz. Kahvehanenin önüne atılmış tahta iskemleye yerleşip ilk çayınızı ısmarladıktan sonra yöre halkıyla sohbete girer girmez onu sorduğunuzda “Sizlere ömür Beyim, iki yıl oldu toprağa verdik” deyiverirler. İçiniz burkulur, boğazınız düğümlenir, elinizdeki ince belli çay bardağını usulca masaya bırakırsınız. Aynı anda göz yaşlarınızın yanaklarınıza süzülmesini engellemeye çalışırken, sesinizin boğuk çıkmaması için gırtlağınızı ayar etmeye çabalarsınız ve oradakilere dostunuzun kabrini ziyaret etmek istediğinizi söyler, birisinin yolu tarif etmesini rica edersiniz. Aralarından biri mutlaka sizi götürmeyi teklif ederse de siz kesinlikle zahmet etmemesini, zaten dostunuzla baş başa kalmayı tercih ettiğinizi söylersiniz ve masadan kalkarken çayınızı oradakilerin ısmarlamak isteğine nazikçe boyun eğerek gösterilen yöne yürürsünüz.
Kabir bakımsızdır. Çeşit, çeşit otlar üstüne yorgan olmuşlardır. Alçak duvarlarında yer yer kırıklar oluşmuş, mezar taşı biraz da yağmur sularının saplandığı toprağı aşındırmasıyla hafifçe yana yatmıştır. Mermer şahideye eski harflerle kazılı besmele ve altındaki isim ve tarihler henüz okunabilmektedir ama kazılı harflerin içine yedirilmiş siyah boya tamamen veda etmiştir kazılı harflere. Eğilip birkaç kök yaban otunu koparıp atarsınız. Sonra, yılların açtığı yaraları birkaç dakikada ve basit yöntemlerle örtemeyeceğinizi anlar, vazgeçersiniz.
İstasyon işte böyle göründü gözüme. Hüzünlendim. Çocukluğumda ve ilk gençliğimdeki halini hatırladım. Otoray denilen galiba 2 vagonlu ve zamanına göre oldukça hızlı tren yavrusuyla İzmir’e gitmek üzere peronda heyecanla bekleyişim gözümün önüne geldi. Şimdilerde arı vızıltılarının duyulmadığı perondaki balyalardan yayılan kuru üzüm kokusu anılarımdan kopup geri geldi. Ağustos sıcağında çöken sıcak havanın raylar üzerindeki dalgalanışı ve rayların onun cazibesine kapılarak dans edişleri neşelerini kaybetmiş gibiydiler. Öz annesi Fransız şirketinden sonra bakımını devralan Devlet Demiryolları da onu terk etmişti. Bir süre tamamen hareketsiz kalarak doğayı dinledim. Anılarımda yer alan seslerden eser yoktu. Olamazdı ki zaten! Kuru üzüm çuvalları yoktu ki onlardan yayılan o çok özel, çok yoğun ve sıcacık kokuya arılar vızıldayarak üşüşsün. İlâç için bir tane olsun tembel, uyuşuk köpek yoktu. Nasıl olsun ki? Sırtlarını dayayıp gölgesinde ölü gibi yayılarak yatacakları pamuk balyaları artık dev kamyonların sırtında gidiyorlar satış yerlerine. Ve o köpeklerin ayaklarına dolanarak siftindikleri yolcular çoktandır tercihlerini otobüslerden, minibüslerden, özel otolarından yana yaptılar. Dam altlarının neşeli kırlangıçları bile artık istasyon binasının uzağında şakıyorlar. Bandırma’ dan İzmir’ e karşılıklı gelip giden trenlerin geçişi devam ettiğinden raylar parlaklığını koruyor ama peronun taşları arasından gün ışığına uzanmaya çalışan otlar her gün biraz daha uzayıp yayılıyorlar. Pencerelerin doğramalarında boya kalmamış. Ahşap bölüm bölüm yarılmış. Camların çoğu kırık. Bekleme salonundaki tahta bankların çivileri yerlerinden çıktı çıkacak. Tarla farelerinin pislikleri bir zamanlar yolcuların sabırla volta attıkları taş zeminin her yerinde. Duvarlarla tavanın kavuştuğu köşelerde kala kalmış eski kırlangıç yuvaları, kırık dökük de olsalar, o kuytu sığınaklarını kaptırmamaya çabalıyorlar. Bir zamanlar sıvaları neredeyse tamamen dökülmüş duvarları süsleyen resimlerin ve tarife çerçevelerinin izleri hayalet gölgeleri gibi beni süzüyorlar. Evet; Sanki birileri beni gizliden gizliye seyrediyor! İçeride ne bir memur ne bir tek bilet ne de bir tek kuruş para olmamasına rağmen gişenin ufacık kapısı sıkı sıkıya kapalı. Buna rağmen eski yolcu kalabalığının aralarında sohbet ederken çıkardığı uğultu sanki havada asılı kalmış gibi. Garip bir duygu bu. Dışarıya, güneşe çıkmak, canlıların arasına karışmak istiyorum. Tarifeyi bilsem, bu sıkıntılı ortamdan kurtulmak için gelecek treni bekleyeceğim. O tren durmayacak, hızla geçecek önümde. Ne önemi var? Yeter ki gelsin ve geçsin. Raylar sarsılsın. Gürültüsü, göremediğim ama oralarda bir yerlerde saklandıklarını bildiğim ve terk edilmişliğiyle ayakta kalma mücadelesi veren bu ıssız binayı mesken edinen hayvanları korkutup kaçırsın. Rüzgârı, kenardaki bütün bitkileri yatırsın ve tozu toprağı havalandırsın. Bir dakika için bile olsa istasyonun halâ yaşamakta olduğunu hayal edebileyim ve hemen arkamı dönüp hızla uzaklaşayım istiyorum.
Eski günleri anarken, o günlerde beni heyecanlandıran yerlerin şimdilerde hüzünlü bir terk edilmişliğe kurban oluşuna şahit olmak beni her defasında yaralar. Bu kez de böyle oldu. Fransız şirketine izinle verilen demiryolu geçişinden ve istasyon yapımından bugüne gelmişiz. Anılarla dolu bu binanın tekrar yaşama döndürülmesini ne kadar isterdim. Bilirsiniz; eski fotoğrafları bilgisayarlardaki bazı programlar sayesinde hareketli hâle getiriyorlar artık. Çocukluk günlerimde çekilmiş bir fotoğraf olsa, onu bu çağdaş yöntemi bilen birine götürsem, istasyondaki hayatı yaşama döndürse ve beni de içine alıverse… Böyle düşündüm kapatınca gözlerimi bir an. Bedenim dünyadaydı ama ruhum 1950’li yıllara dönüverdi. Bir el omzuma dokunurken benim çağdaşım dostun sesini duydum: “İyi misin Beyim? Birden pek sessizleştin.”