Yaklaşan Zirve

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran, çarşamba günü yaptığı açıklamada Türkiye’nin 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesine ev sahipliği yapacağını duyurdu.

Duran, Xplatformunda yaptığı açıklamada, “7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, sadece bir diplomatik buluşma değil; küresel güvenlik mimarisinin geleceğine yön verecek kritik bir eşiktir.” ifadelerine yer verdi.

Türkiye’nin bugüne kadar sorumluluk alan, çözüm üreten ve ittifak ruhunu sahada somutlaştıran bir aktör olarak küresel düzende belirleyici rolünü sürdürmekte olduğunu anımsatan Duran, şu ifadeleri kullandı: “Ülkemiz, jeostratejik konumu, güçlü ittifak bilinci ve kriz yönetimindeki etkin rolüyle transatlantik güvenliğin merkezinde yer almaya devam etmektedir.”

NATO liderlerini ağırlayacak olan Türkiye’nin, barışın, istikrarın ve ortak güvenliğin güçlendirilmesi adına kararlılığını bir kez daha ortaya koyacağı belirtiliyor. Tarihi bir not düşmek gerekirse Türkiye Cumhuriyeti öncesinde bağlı olduğu ittifaklar  yolu ile bölgesel güvenlik ve barışı korumak amacı ile Balkan Antantı(1934), Sadabad Paktı(1937), Bağdat Paktı(1955) nda yer aldı, 1949 yılında 12 üye ile kurulan günümüzde 77 kuruluş yıldönümünü idrak eden Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütünün bugün 32 üyesi bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden itibaren başlayan soğuk savaş döneminde iki kutuplu teşkil olunan ideolojik ayrışmanın ortasında Atlantik ve ötesinin güvenliğini sağlamaya dönük organizasyondur.

Bize göre kuruluşundan bu yana incelenmesi gereken karar ve uygulamalar her seferinde değişen  zamanın ve mekanın altında değerlendirilmesi tamamlanamamış fasıllar halinde bugünlere ulaşmıştır.

Başından bu yana kısaca özetlediğimizde, NATO görev ve müdahalelerinin nerede ve hangi gerekçeyle kararlaştırıldığı karışık bir konu gibidir. Kuzey Atlantik başlığında Süveyş Krizi(1956), Vietnam Savaşı(1967), Arap-İsrail Savaşları(1967), Kıbrıs1974), Afganistanın Sovyetler tarafından işgali(1979), Irak-İran Savaşı(1979)’na hiç bir şekilde  müdahil olunmamış, Körfez Savaşları(1990 ve 2003), Bosna Hersek(1992), Sırbistan, Kosova(1999), Afganistan(2001), Libya(2011), Suriye(2012)de ise şartlara binaen olunmuştur. 2022’den bu yana devam eden Ukrayna meselesinde, 1991’de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra sona eren ideolojik angajmana rağmen eski Varşova Paktı coğrafyasında bilhassa Ukrayna üzerinden gelişen siyasi olaylar ve Rusya’nın Kırımı işgali(2014) ile yükselen güven eksikliği ekseninde NATO’nun adı geçmeye hala devam ediyor.

Bu arada son on seneden beri ABD’nin Trump 1 dönemi ile söylemini arttırdığı NATO’nun üye sayısını arttırması paralelinde savunma harcamalarının üyeler bazında paylaşılması ve ABD’in sırtından yükün kaldırılması görüşü Trump 2 döneminde daha da ağırlık kazandı.

NATO üyeleri 2014 yılında GSYİH’in en az %2sini savunmaya ayırma konusunda anlaşmıştı. Ancak bir çok AB ülkesi bu hedefe yıllarca ulaşamadı. Barack Obama da 2016 yılında verdiği bir röportajda ‘Bedavacılar beni rahatsız ediyor’ diyerek üyelerin daha fazla harcama yapması çağrısında bulunmuştu. Demek ki ABD’nın bu konuda yıllardır tutarlı vaziyet almalarına rağmen AB’in aynı duruşu sergilediği söylenemez.

O halde Ukrayna sorununun Avrupa için ne ifade ettiği bu iş uzadıkça bizim tabirimizle artık gerisini Avrupalılar düşünsün kabilinden; ‘el mi yaman bey mi yaman’ öğretisi olacağı anlaşılıyor. 

En son ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Singapur’da düzenlenen Asya-Pasifik bölgesindeki savunma ve güvenlik konularının ele alındığı Shangri-La Diyaloğunda yaptığı konuşmada, ABD’nin müttefikleriyle ilişkilerini bağımlılık yerine ortak sorumluluk temelinde yeniden şekillendirmesinin gereğini ve zengin ülkelerin savunmasını ABD’nin sübvanse ettiği dönemin sona erdiğini ifade etmiştir.

Nihayet ABD, Avrupa’daki konvansiyonel askeri varlığını azaltma kararını somutlaştırmış durumda. NATO Kuvvet Modeli’ne yaptığı katkıları “uygun seviyeye indirme” yaklaşımı, Washington’un stratejik odağını Asya-Pasifik’e kaydırdığını açık biçimde ortaya koyuyor. Bu gelişme sürpriz değil; ABD’nin ulusal güvenlik ve savunma strateji belgeleri bu yönelimin işaretlerini uzun süredir veriyordu.

Demir Uzun

Diğer Yazarlar